Hava Durumu

#Su Tüketimi

- Su Tüketimi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Su Tüketimi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

AĞIZ KOKUSU SOSYAL HAYATINIZI GÖLGELEMESİN Haber

AĞIZ KOKUSU SOSYAL HAYATINIZI GÖLGELEMESİN

Uzmanlar, ağız kokusunun yalnızca geçici bir durum olmadığını, çoğu zaman altta yatan ağız ve diş sağlığı sorunlarının habercisi olabileceğini vurguluyor. Eyrice Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi (Eyrice ADSM) Diş Hekimi Ragıp Üçekiz, ağız kokusunun nedenleri ve çözüm yollarına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Ağız kokusunun en yaygın nedenleri arasında yetersiz ağız hijyeni, diş eti hastalıkları, dil yüzeyinde biriken bakteriler ve çürük dişler yer alıyor. Bunun yanı sıra uzun süreli açlık, yetersiz su tüketimi ve bazı sistemik hastalıklar da ağız kokusunu tetikleyebiliyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Eyrice ADSM Diş Hekimi Ragıp Üçekiz, ağız kokusunun ihmal edilmemesi gereken bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek, “Ağız kokusu, bireyin sosyal yaşamını ve özgüvenini ciddi şekilde etkileyebilir. Ancak çoğu kişi bu durumu ya fark etmiyor ya da geçici çözümlerle gidermeye çalışıyor. Oysa kalıcı çözüm için kokunun kaynağının doğru tespit edilmesi gerekiyor” dedi. Ağız kokusunun çoğu zaman ağız içi kaynaklı olduğunu belirten Diş Hekimi Ragıp Üçekiz, özellikle diş eti hastalıkları ve dil üzerindeki bakteri birikiminin bu sorunda önemli rol oynadığını ifade etti. “Düzenli ve doğru diş fırçalama alışkanlığına ek olarak dil temizliği de ihmal edilmemeli. Ayrıca diş ipi kullanımı, ağız bakımının vazgeçilmez bir parçasıdır” diye konuştu. Uzmanlara göre ağız kokusu; sabahları daha yoğun hissedilmesi, gün içinde ağızda kötü tat oluşması ve konuşma sırasında çevre tarafından fark edilmesi gibi belirtilerle kendini gösterebiliyor. Bu durumun ilerlemesi halinde sosyal ortamlardan kaçınma, iletişimde zorlanma ve özgüven kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Diş Hekimi Ragıp Üçekiz, ağız kokusunun önlenebilir bir problem olduğunun altını çizerek şu önerilerde bulundu: “Günde en az iki kez dişlerin doğru teknikle fırçalanması, dil yüzeyinin temizlenmesi, diş ipi kullanılması ve düzenli diş hekimi kontrollerinin yapılması büyük önem taşıyor. Bunun yanı sıra bol su tüketimi ağız kuruluğunu önleyerek kötü koku oluşumunu azaltır.” Ağız kokusunun yalnızca ağız içi değil, bazı durumlarda mide ve solunum yolu hastalıklarıyla da ilişkili olabileceğine dikkat çeken Diş Hekimi Ragıp Üçekiz, uzun süre geçmeyen şikayetlerde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini vurguladı. Uzmanlar, ağız kokusunun basit bir hijyen sorunu olarak görülmemesi gerektiğini, erken teşhis ve doğru bakım alışkanlıklarıyla hem ağız sağlığının korunabileceğini hem de sosyal yaşam kalitesinin artırılabileceğini belirtiyor.

Cilt kanserine karşı güneşten korunmayı ihmal etmeyin! Haber

Cilt kanserine karşı güneşten korunmayı ihmal etmeyin!

Yaz aylarında güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, cilt sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Uzmanlar, güneşin faydalarının yanı sıra kontrolsüz maruziyetin erken yaşlanmadan cilt kanserine kadar birçok soruna yol açabileceği konusunda uyarıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Şenay Ağırgöl, güneş ışınlarının D vitamini sentezi, bağışıklık sistemi ve ruh sağlığı açısından önemli olduğunu ancak gerekli önlemler alınmadığında ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini belirtti. Özellikle açık tenli, açık gözlü ve çilli bireylerin daha büyük risk altında olduğunu vurgulayan Ağırgöl, güneş yanıkları, kızarıklık ve su toplamasının yanı sıra kuruluk, kırışıklık ve cilt lekeleri gibi kalıcı hasarların da görülebildiğini ifade etti. Ağırgöl, eskiden daha çok ileri yaşlarda görülen cilt kanserinin, ozon tabakasındaki incelme nedeniyle günümüzde 30'lu yaşlarda da daha sık ortaya çıktığını söyledi. EN RİSKLİ SAATLER: 10.00-16.00 Uzm. Dr. Şenay Ağırgöl, güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla ulaştığı 10.00-16.00 saatleri arasında UV yoğunluğunun en yüksek seviyeye çıktığını belirterek, mümkün olduğunca bu saatlerde dışarı çıkılmaması gerektiğini kaydetti. Zorunlu durumlarda ise şapka, güneş gözlüğü ve gölge alanların tercih edilmesini önerdi. Güneş koruyucu kullanımının yalnızca plajda değil, günlük yaşamın her anında sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan Ağırgöl, en az SPF 30 koruma faktörlü ürünlerin tercih edilmesini tavsiye etti. Koruyucuların dışarı çıkmadan 15-30 dakika önce uygulanması ve gün içerisinde düzenli olarak yenilenmesi gerektiğini belirtti. HER 2 SAATTE BİR YENİLENMELİ Güneş koruyucuların etkisini sürdürebilmesi için yaklaşık her iki saatte bir tekrar uygulanması gerektiğini ifade eden Ağırgöl, terleme, yüzme veya havluyla kurulanma sonrasında ise beklemeden yeniden sürülmesinin önemine dikkat çekti. Uzmanlar, gölgede bulunmanın ya da havanın bulutlu olmasının güneşten tamamen korunduğu anlamına gelmediğini belirtiyor. Kum, su, beton ve açık renkli yüzeylerin UV ışınlarını yansıtarak cilde ulaşabildiğini söyleyen Ağırgöl, bulutlu havalarda da güneş koruyucu kullanımının sürdürülmesi gerektiğini vurguladı. ŞAPKA, KIYAFET VE SU TÜKETİMİ ÖNEMLİ Geniş kenarlı şapkalar ve uzun kollu, ince kıyafetlerin güneş ışınlarına karşı ek koruma sağladığını belirten Ağırgöl, yaz aylarında yeterli su tüketiminin de cildin nem dengesini koruyarak savunma mekanizmasını güçlendirdiğini ifade etti. Güneş koruyucuların etkili olabilmesi için yeterli miktarda uygulanması gerektiğini belirten Ağırgöl, yüz, boyun ve saçlı deri için yaklaşık bir tatlı kaşığı ya da iki parmak kuralının esas alınmasını önerdi. Ense, dudak ve ayak üstü gibi bölgelerin de ihmal edilmemesi gerektiğini kaydetti.

Nilüfer’de ‘Parkinsonla Yaşamak’ masaya yatırıldı Haber

Nilüfer’de ‘Parkinsonla Yaşamak’ masaya yatırıldı

Nilüfer Belediyesi, ‘Dünya Parkinson Günü’ kapsamında Karaman Dernekler Yerleşkesi’nde ‘Parkinsonla Yaşamak’ başlıklı bir seminer düzenledi. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Çiğdem Sevda Erer Özbek’in moderatörlüğünde Bursa Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Demet Yıldız ve Bursa Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi’nden Doç. Dr. Nilüfer Büyükkoyuncu Pekel bilgilerini paylaştı. Toplumda parkinson hastalığına dair farkındalık oluşturmayı hedefleyen seminere katılım yoğun oldu. Uzmanlar, parkinson ile mücadelenin sadece ilaçla değil; egzersiz, doğru beslenme alışkanlıkları ve hasta yakınlarının sabırlı desteğiyle bir bütün olarak yürütülmesi gerektiği vurguladı. ÖLÜMCÜL HASTALIK KATEGORİSİNDE DEĞİL Seminerin açılışında konuşan Prof. Dr. Çiğdem Sevda Erer Özbek, parkinsonun artık ölümcül bir hastalık kategorisinde yer almadığını söyledi. 1960’lı yıllarda dopaminin keşfinden sonra parkinsonun ölümcül hastalık grubundan çıktığını hatırlatan Özbek, “Artık bu hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik bir süreç olarak yaşayabiliyoruz” dedi. Hastalığın artış nedenlerine de değinen Özbek, “Yaşam süresi uzadı ama çevresel faktörler de artık çok etkili. Özellikle hava ve su kirliliğinin yanı sıra tarım ilaçları en önemli faktörler arasında yer alıyor" diye konuştu. ERKEN TANI ÖNEMLİ Hastalığın tıbbi boyutlarını ve tanı sürecini anlatan Doç. Dr. Demet Yıldız, parkinsonun sinsi bir hastalık olduğunu kaydetti. 65 yaş üzerinde her 100 kişiden bir veya ikisinde görüldüğünü anlatan Yıldız, “Tanı koydurucu temel belirtilerimiz; hareketlerde yavaşlama, istirahat halindeyken görülen el titremesi ve eklemlerdeki sertliktir” dedi. Erken tanının önemini vurgulayan Yıldız, “Tedavisiz kalan hastalar 5-10 yıl içinde bağımlı hale gelebilirken, doğru tedaviyle bu süreyi 15-20 yıla kadar uzatabiliyoruz. İleri evrelerde ise farklı tedavi yöntemlerine başvuruyoruz” şeklinde konuştu. GÜNDE 8-10 BARDAK SU TÜKETİN Beslenme konusundaki detayları aktaran Doç. Dr. Nilüfer Büyükkoyuncu Pekel ise ilaç kullanımı ile beslenme arasındaki bağı aktardı. Parkinson ilaçlarının vücutta proteinlerle yarışacağını belirten Pekel, “Bu yüzden maksimum fayda sağlamak için ilacınızı aç karna almalı ve yemek yemek için en az bir saat beklemelisiniz” diye konuştu. Hastaların yüzde 90’ında görülen kabızlık sorunu için de tavsiyelerde bulunan Pekel, “Günde 8-10 bardak su tüketimi, lifli gıdalar ve düzenli yürüyüş olmazsa olmazımızdır. Ayrıca yutma güçlüğü çeken hastalarımızı asla yatar pozisyonda beslenmemeli, gerekirse gıdaları blenderden geçirerek lapa kıvamında sunmalıyız” dedi. Seminer, katılımcılardan gelen soruların yanıtlanmasıyla sona erdi.

BAĞIŞIKLIĞI GÜÇLENDİREN 10 BESİN Haber

BAĞIŞIKLIĞI GÜÇLENDİREN 10 BESİN

Kışın dondurucu soğukları, kapalı alanlarda geçirilen uzun süreler ve kalabalık ortamlarda enfeksiyonların yüksek bulaş riskine sahip olması, sağlıklı bir Ramazan geçirebilmek için bağışıklık sisteminin her zamankinden daha güçlü olmasını gerektiriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik “Ramazan’da uzun süren açlık saatleri, değişen öğün ve uyku düzeni ile azalan su tüketimi vücudun bağışıklık sistemini daha hassas hale getirebiliyor. Ancak özellikle doğru besin seçimi Ramazan’ı hem sağlıklı hem de güçlü geçirmek için en önemli desteklerden biri olarak öne çıkıyor” diyor. Özellikle mevsim sebze ve meyvelerinin; vitamin, mineral ve antioksidan içerikleri sayesinde vücudu hem enfeksiyonlara karşı koruyacağını hem de enerji seviyesini dengede tutmaya destek olacağını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, Ramazan’da bağışıklığı güçlendiren 10 besini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Portakal Güçlü C vitamini kaynağı olan portakal, enfeksiyonlara karşı savunmada görevli lökosit (beyaz kan hücreleri) üretimini destekler. Antioksidan etkileri sayesinde hücreleri serbest radikallere karşı korur. İçerdiği çözünür lif, mide boşalmasını yavaşlatarak kan şekerinin ani yükselmesini önler. İftardan sonra tüketildiğinde hem sıvı desteği sağlar hem de tatlı ihtiyacını doğal şekilde dengeleyerek rafine şeker tüketimini azaltmaya yardımcı olur. Kırmızı lahana Kırmızı lahananın içeriğindeki mor pigmentler güçlü antioksidan etki göstererek hücreleri; sindirim sonrası oluşan toksinlerin vücutta oluşturduğu oksidatif stresten korur. Bu şekilde bağışıklık desteklenmesine büyük katkıda bulunur. Özellikle çiğ yendiğinde çiğneme süreci uzun olacağından beyindeki tokluk sinyalinin oluşumunu hızlandırır. Salatalarda limon ve zeytinyağı ile birlikte tüketildiğinde besin değeri artar. Mandalina Zengin C vitamini içeriğiyle vücudun enfeksiyonlardan korunmasına, antioksidan etkisiyle de inflamasyonun dengelenmesine destek olur. Liften zengin olan mandalina kan şekerinin kontollü yükselmesine yardımcı olurken, antioksidan etkisiyle inflamasyonun dengelenmesini, strese karşı bağışıklık fonksiyonlarının düzenli çalışmasını sağlar. Hafif ve kolay tüketilebilir yapısıyla Ramazan’da vitamin, sıvı ve tatlı ihtiyacına destek olur ama aşırıya kaçılmamalıdır. Kivi C ve E vitamini kombinasyonu sayesinde hücresel savunma mekanizmalarını güçlendirir. Yüksek lif içeriği bağırsak hareketlerini düzenler, kabızlığı önlemeye yardımcı olur. Uzun süreli açlıkta sık görülen sindirim problemlerinin azaltılmasına destek verir. Aynı zamanda içerdiği doğal enzimler protein sindirimine ve iftar sonrası rahatlamaya katkı sağlar. Ispanak Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik, iftar sofralarında mutlaka mevsim sebzelerinin yer alması gerektiğini belirterek “Ispanağın içeriğindeki; A ve C vitamini vücudun ilk savunma hattı olan mukozal bariyeri güçlendirirken folat hücre yenilenmesini destekler. Düşük kalorili ama hacimli bir sebzedir; mide doluluğu sağlar. Sahurda yumurta ile tüketildiğinde protein ve lif kombinasyonu sayesinde tokluk süresini uzatır” diyor. Brokoli C ve K vitamini ile sülfürlü bileşikler açısından zengin olan brokoli, özellikle içerdiği sulforafan sayesinde güçlü antioksidan ve detoks destekleyici etki gösterir. Lif ve su içeriği yüksektir; mide hacmini doldurarak doygunluk sağlar ve iftar sonrası ani acıkmaları önlemeye yardımcı olur. Buharda hafif pişirilerek tüketildiğinde besin değerleri daha iyi korunur. Havuç Beta-karoten açısından zengin olan havuç, özellikle zeytinyağı ile birlikte tüketildiğinde daha iyi emilir ve A vitaminine dönüşerek bağışıklık ve solunum yolları sağlığını destekler. A vitamini, mukozal dokuların korunmasında önemli rol oynar. Lifli yapısı sayesinde çiğ tüketildiğinde uzun süre tokluk sağlar. İftarda salatalara eklendiğinde kan şekerinin daha dengeli yükselmesine katkıda bulunur. Pırasa Beslenme ve Diyet Uzmanı Çelik “Pırasa zengin prebiyotik ve lif içeriğiyle bağırsak mikrobiyotasını besler. Güçlü bir bağırsak mikrobiyatası, güçlü bir bağışıklığın göstrgesidir. Aynı zamanda içeriğindeki lif sayesinde sindirim süresi uzar ve tokluk hissini artırır” diyor. Limon C vitamini açısından zengin olan limon, bağışıklık fonksiyonlarını desteklerken aynı zamanda sindirime katkı sağlar. İftarda salatalara sıkılan limon suyu, bitkisel kaynaklı demirin emilimini artırır. Mide asidini dengeleyerek hazımsızlık ve şişkinlik şikayetlerinin azalmasına yardımcı olabilir. Ilık suya eklenerek tüketildiğinde sıvı alımını artırarak gün içindeki susuzluğun dengelenmesine destek sağlar. Yoğurt Beslenme ve Diyet Uzmanı Müzeyyen Çelik “Yoğurdun içeriğindeki kalsiyum ve probiyotik bakteriler bağışıklık hücrelerini aktive eder. Yüksek protein içeriği mide boşalmasını yavaşlatır. Sahurda tüketildiğinde gün boyu kan şekerini dengeler, iftarda tüketildiğinde iftar sonrası tokluğu uzatarak tatlı isteğini azaltır” diyor.

RAMAZAN’DA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER Haber

RAMAZAN’DA DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

Ramazan’da gün boyu süren açlık nedeniyle iftar, sahur ve bu iki öğün arasındaki beslenme düzeni büyük önem taşıyor. Metabolizmanın yavaşlamasından olumsuz etkilenmemek, gün içinde enerji seviyesini ve zihinsel odağı koruyabilmek için yalnızca doğru seçimler yapmak değil, kaçınılması gereken alışkanlıklara da dikkat etmek gerekiyor. Ramazan başlamadan önce vücudu hazırlamanın süreci çok daha rahat geçirmeye yardımcı olacağını söyleyen Central Hospital’dan Diyetisyen Dr. Yaren Hocaoğlu, Ramazan ayında sıklıkla yapılan hataları, Ramazan öncesi alışveriş listesinde olması gerekenleri, diyet yapanların bu süreci nasıl geçirmesi gerektiğini ve örnek iftar ile sahur menülerini paylaştı. Ramazan ayında beslenme düzeninin değişmesi, vücudun enerji dengesini ve metabolizmayı doğrudan etkiler. Uzun süren açlık sonrası iftarda ani ve aşırı yemek tüketimi; hazımsızlık, mide yanması ve kan şekeri dalgalanmalarına yol açabileceği için dengeli ve ölçülü bir beslenme yaklaşımı, Ramazan’ı hem daha rahat hem de sağlıklı geçirmeye yardımcı olur. Central Hospital’dan Diyetisyen Dr. Yaren Hocaoğlu’nun verdiği bilgilere göre, Ramazan’dan önce vücudu hazırlamak süreci çok daha rahat geçirmenizi sağlar. Buna göre Ramazan ayı başlamadan; gece atıştırmaları azaltılmalı, çay–kahve kademeli düşürülmeli, su tüketimi artırılmalı (en az 2–2,5 litre). Beyaz unlu ve şekerli gıdalar yerine tam tahıl ve lifli besinlere geçilmeli, akşam yemekleri biraz daha erken saatlere çekilmelidir. Yoğurt, kefir ve sebze ağırlıklı beslenme bağırsakları destekler. İstenirse Ramazan öncesi probiyotiklere başlanabilir. Bu geçiş süreci; Ramazan’da sık görülen halsizlik, baş ağrısı, şişkinlik ve kabızlık gibi şikâyetleri ciddi şekilde azaltır. Ramazan’da en sıkı yapılan hatalar Ramazan mutfağının temeli dengedir. Yumurta, tavuk/hindi, balık, yoğurt–kefir gibi protein kaynakları; tam buğday ekmeği, yulaf, bulgur gibi kompleks karbonhidratlar; zeytinyağı, avokado ve çiğ kuruyemişler; bol sebze–yeşillik, kuru baklagiller ve chia/keten tohumu alışveriş listesinde yer almalıdır. Ayrıca yeterli su, maden suyu ve bitki çayları (rezene, papatya, ıhlamur) Ramazan boyunca dengeyi korumaya yardımcı olur. Bu temel ürünler Ramazan boyunca daha uzun süre tok kalmaya yardımcı olur ve enerji düşüklüğünü önler. Ramazan’da en sık yapılan beslenme hatalarını da sıralayan Diyetisyen Dr. Hocaoğlu, “Sahuru atlamak, iftarda hızlı ve fazla yemek, kızartma ve şerbetli tatlıları sık tüketmek, gün içinde az su içmek, günü tek öğün gibi geçirmek ve sebze–protein yerine ağırlığı karbonhidrata vermek en sık yapılan hatalardır” diyerek bu durumun kilo artışı, mide sorunları ve enerji düşüklüğüne yol açabileceğini vurguladı. Diyet yapanlar Ramazan’da düzeni bozmadan nasıl beslenebilir? Ramazan doğru planlandığında diyet yapanların bu süreci bozmadan devam ettirebileceğini söyleyen Diyetisyen Dr. Hocaoğlu, “İftarda önce su ve çorba ile başlanmalı, ardından 10–15 dakikalık kısa bir ara verilmelidir. Bu küçük mola tokluk sinyalini artırır ve kontrolsüz yemeyi önler. Ana öğünde tabağın yarısı sebze, dörtte biri protein, dörtte biri kompleks karbonhidrat olmalıdır. Sahur mutlaka yapılmalı; protein, lif ve sağlıklı yağ içeren dengeli bir tabak tercih edilmelidir. Sahuru atlamak gün içinde halsizliğe yol açar ve iftarda aşırı yemeyi tetikler. Tatlı yerine meyve veya sütlü tatlı (haftada 1–2 kez) öneriyorum” dedi. İftar sonrası kısa yürüyüşlerin hem kan şekerini hem de sindirimi desteklediğini belirten Diyetisyen Dr. Hocaoğlu, burada amacın az yemek değil, doğru dağıtılmış dengeli yemek olduğunu kaydetti. ÖRNEK RAMAZAN İFTAR MENÜSÜ ÖRNEĞİ 1–2 adet hurma1 bardak su1 kase mercimek çorbası (veya ezogelin)Izgara tavuk / fırında köfte / etli sebze yemeğiYanında az yağlı pilav veya bulgur pilavıMevsim salatası (limon + zeytinyağı az)Yoğurt veya cacık1–2 dilim tam buğday ekmeğiGüllaç / sütlaç ÖRNEK RAMAZAN SAHUR MENÜSÜ 1–2 adet haşlanmış yumurtaBeyaz peynir veya lor peyniriZeytin (5–6 adet)1–2 dilim tam buğday ekmeğiDomates, salatalık, yeşillik

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.