Hava Durumu

#Stres

- Stres haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Stres haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Unutkanlık ne zaman ciddiye alınmalı? Uzmanından nörolojik uyarı Haber

Unutkanlık ne zaman ciddiye alınmalı? Uzmanından nörolojik uyarı

Anahtarın yerini kısa süreliğine unutmak ya da birinin adını hatırlamakta zorlanmak çoğu zaman yorgunluk ve dikkat dağınıklığıyla ilişkili olabilir. Ancak Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, az önce yapılan bir konuşmayı hatırlayamamak, aynı soruyu kısa aralıklarla tekrar sormak veya iyi bilinen bir yerde yönünü bulamamak gibi durumların göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtti. Şalçini’ye göre önemli noktalardan biri, bilginin sonradan hatırlanıp hatırlanmadığı. Bununla birlikte bu ayrım tek başına tanı koydurmuyor; unutkanlığın günlük yaşama etkisi ve zaman içindeki seyri de değerlendirilmesi gereken unsurlar arasında yer alıyor. GÜNLÜK YAŞAMI ETKİLEYEN UNUTKANLIK ÖNEMSENMELİ Yaşla birlikte isimleri daha geç hatırlamak ya da yeni bilgileri öğrenirken daha fazla zamana ihtiyaç duymak görülebilir. Ancak unutkanlık kişinin fatura ödeme, yemek yapma, ocak kullanma veya kişisel bakım gibi günlük işlerini aksatıyorsa bunun yalnızca yaşlanmaya bağlanmaması gerektiğini söyleyen Şalçini, nörolojik değerlendirme önerdi. Eşyaları alışılmadık yerlere koyma gibi davranışların da unutkanlıkla birlikte ortaya çıkması hâlinde dikkate alınması gerektiğini belirten Şalçini, erken değerlendirmeyle olası nedenlerin araştırılabileceğine işaret etti. STRES VE UYKUSUZLUK HAFIZAYI ETKİLEYEBİLİR Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, yoğun ve uzun süreli stresin yanı sıra yetersiz uykunun da dikkat ve hafıza üzerinde etkili olabileceğini kaydetti. Stres sırasında salgılanan kortizolün hafıza süreçlerini etkileyebileceğini belirten Şalçini, uyku sırasında gün içinde edinilen bilgilerin işlendiğini ve yeterli, kaliteli uyku alınmadığında odaklanma ile kelime bulma güçlüğü yaşanabileceğini ifade etti. BEYİN SİSİ İLE HAFIZA KAYBI AYNI ŞEY DEĞİL Şalçini, beyin sisi yaşayan kişinin dikkatini toplamakta zorlanabileceğini; bazen ipucu verildiğinde aradığı bilgiyi hatırlayabildiğini söyledi. Demansla ilişkili hafıza sorunlarında ise unutkanlık günlük yaşamı daha belirgin biçimde etkileyebilir. Ancak beyin sisi ile demansı yalnızca bu örneklerle ayırt etmek veya tanı koymak mümkün değil. Şalçini, yakın geçmişi hatırlayamama ya da günlük işlerde belirgin zorlanma gibi durumlarda bir uzmana başvurulması gerektiğini vurguladı.

Gece saat 03.00’te uyanmak hastalık belirtisi mi? Haber

Gece saat 03.00’te uyanmak hastalık belirtisi mi?

Gece yarısı ya da sabaha karşı uyanıp yeniden uykuya dalmakta zorlanmak, birçok kişinin yaşadığı yaygın bir sorun olarak öne çıkıyor. Sosyal medyada özellikle 03.00’te uyanmanın belirli organlarla ilişkili olduğuna dair paylaşımlar gündem olurken, uzmanlar bu yaklaşımın bilimsel olmadığını belirtiyor. Doç. Dr. Tuğba Atmaca Temrel, insan bedenini belirli saatlere göre yorumlamanın doğru olmadığını vurgulayarak, gece uyanmalarının tek bir sebebe indirgenemeyeceğini ifade etti. STRES VE GÜNLÜK ALIŞKANLIKLAR UYKU DÜZENİNİ BOZABİLİYOR Temrel’e göre yoğun iş temposu, ekonomik kaygılar, aile sorumlulukları ve gün boyu biriken zihinsel yorgunluk, gece uykusunun bölünmesine yol açabiliyor. Kişi gün içinde kendini stresli hissetmese bile, biriken zihinsel yük uyku kalitesini düşürebiliyor. Doç. Dr. Tuğba Atmaca Temrel, uyku sorunlarının değerlendirilmesinde yalnızca gece yaşanan şikâyetlere değil, kişinin günlük yaşam düzenine de bakılması gerektiğini söyledi. GECE TELEFONA BAKMAK UYKUYA DÖNÜŞÜ ZORLAŞTIRIYOR Gece uyanıldığında saate bakmak ve ardından telefona yönelmek de uykuya dönmeyi güçleştiren davranışlar arasında yer aldığına dikkati çeken Temrel, telefon ekranından gelen ışık ve sosyal medya içeriklerinin zihinsel uyanıklığı artırdığını, sürekli saat kontrolünün ise kişide “yeterince uyuyamadım” kaygısını besleyebileceğini ifade etti. Özellikle sabah erken kalkmak zorunda olan kişilerde bu kaygının daha da arttığını belirten Temrel, gece uyanmalarında telefon kullanımından kaçınılması gerektiğini vurguladı. AKŞAM RUTİNLERİ UYKU KALİTESİNİ BELİRLİYOR Uyku düzenini etkileyen faktörlerin yalnızca yatak odasıyla sınırlı olmadığını söyleyen Temrel, gün içinde edinilen alışkanlıkların da önemli olduğunu dile getirdi. Geç saatlerde kafein tüketimi, yatmadan önce ağır yemek yemek, düzensiz uyku saatleri, uzun ekran süresi ve hareketsizlik uyku kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Düzenli uyku saatleri oluşturmanın, akşam saatlerinde zihinsel uyarımı azaltmanın ve gün içinde hareketli olmanın uykuya katkı sağlayabileceği belirtildi. HER GECE AYNI SAATTE UYANMAK HASTALIK ANLAMINA GELMEZ 03.00’te uyanmanın tek başına belirli bir organ sorunu anlamına gelmediğini söyleyen Temrel, sıklaşan uyanmalar, yeniden uykuya dalamama, gündüz aşırı yorgunluk ve eşlik eden başka belirtiler varsa uzman değerlendirmesinin gerekli olduğunu ifade etti. Uyku sorunlarının stres, yaşam alışkanlıkları, hormonal değişiklikler ve farklı sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğine dikkat çeken Temrel, uzun süren şikâyetlerde kişinin kendi kendine tanı koymaması gerektiğini söyledi. Temrel, yorgunluk, uykusuzluk, gerginlik ve dikkat dağınıklığı gibi belirtilerin dinlenme ihtiyacına işaret edebileceğini, ancak her belirtinin ciddi bir hastalık anlamına gelmediğini belirtti. Kaliteli uykunun yalnızca uyunan süreyle değil, kişinin kendini ne kadar dinlenmiş hissettiğiyle de bağlantılı olduğunu vurgulayan Temrel, gece uyanmalarının değerlendirilmesinde uyku saatleri, stres düzeyi ve yaşam alışkanlıklarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Haber

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı!

Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. KAŞIMA DAVRANIŞI TEKRARLANDIKÇA OTOMATİKLEŞİYOR! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” UTANÇ VE SUÇLULUK, KAŞINTIYI YENİDEN TETİKLEYEBİLİYOR! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. STRES VE KAŞINTI BİRBİRİNİ BESLEYEN BİR KISIR DÖNGÜ OLUŞTURUYOR! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi.

AŞIRI TERLEME SOSYAL YAŞAMI DA ETKİLİYOR Haber

AŞIRI TERLEME SOSYAL YAŞAMI DA ETKİLİYOR

Op. Dr. Nuray Kuzukıran, aşırı terlemenin yalnızca estetik bir kaygı olmadığını, yaşam kalitesini doğrudan etkileyen tıbbi bir durum olduğunu belirterek, "Pek çok kişi terlemenin normal olduğunu düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamayı tercih ediyor. Oysa günlük yaşamı, sosyal ilişkileri ve mesleki performansı olumsuz etkileyen aşırı terleme tedavi edilebilir bir sağlık problemidir" dedi. Terleme neden olur? Vücut sıcaklığını dengelemek için gerekli fizyolojik bir mekanizma olan terlemenin, sıcak hava, egzersiz, stres ve heyecan gibi durumlarda artış gösterebildiğini ve en sık koltuk altı, avuç içleri, ayak tabanları ve yüz bölgesinde görüldüğünü belirten Op. Dr. Nuray Kuzukıran, "Aşırı terleme, kişinin kıyafet seçiminden tokalaşmasına, bilgisayar kullanmasından sosyal ortamlarda kendini ifade etmesine kadar birçok alanda özgüvenini zedeleyebilir. Hastalarımızın önemli bir bölümü bu nedenle sosyal ortamlardan uzak durabiliyor" şeklinde konuştu. Botoks, ter bezlerini uyaran sinyalleri geçici olarak durduruyor Botulinum botoksunun uzun yıllardır tıbbın farklı alanlarında güvenle kullanıldığını ifade eden Medikal Estetik Hekimi Op. Dr. Nuray Kuzukıran, uygulamanın çalışma mekanizmasını şöyle anlattı: "Terleme botoksunda amaç, ter bezlerini uyaran sinir uçlarından salgılanan asetilkolinin etkisini geçici olarak engellemektir. Böylece uygulama yapılan bölgedeki aşırı terleme belirgin şekilde azalır. Terleme tamamen durdurulmaz; yalnızca kişinin yaşamını zorlaştıran aşırı terleme kontrol altına alınır." Terleme botoksunun poliklinik şartlarında gerçekleştirilen konforlu bir işlem olduğunu dile getiren Op. Dr. Nuray Kuzukıran, "Uygulama yapılacak alanın genişliğine göre işlem çoğunlukla 15 ila 30 dakika arasında tamamlanır. Hastalarımız aynı gün günlük yaşamlarına dönebilirler. İşlem öncesinde gerekli değerlendirmeler yapılarak kişinin tedaviye uygunluğu belirlenir" dedi. Etkisi birkaç gün içinde başlıyor Uygulamanın etkisinin hemen ortaya çıkmadığını hatırlatan Op. Dr. Nuray Kuzukıran, "İlk etkiler genellikle birkaç gün içerisinde hissedilmeye başlar. Maksimum etki ise çoğu hastada yaklaşık iki hafta içinde görülür. Kalıcılık süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte çoğunlukla 4 ila 9 ay arasında devam eder. Etki azaldığında uygun görülen hastalarda uygulama güvenle tekrarlanabilir" diye konuştu.

Aşırı terleme hastalık habercisi olabilir Haber

Aşırı terleme hastalık habercisi olabilir

Terleme, vücudun sıcaklık dengesini korumak için gerçekleştirdiği doğal bir mekanizma olarak bilinirken, aşırı terleme bazı kişilerde günlük yaşamı ve sosyal hayatı olumsuz etkileyebilecek boyutlara ulaşabiliyor. Uzmanlara göre aşırı terleme, vücudun ısı düzenlemesi için ihtiyaç duyduğundan daha fazla ter üretmesiyle ortaya çıkıyor. Ter bezlerinin herhangi bir sıcak ortam, egzersiz veya belirgin bir neden olmaksızın aşırı çalışması durumunda kişiler kıyafet değiştirmek zorunda kalabiliyor, günlük aktivitelerinde zorluk yaşayabiliyor. Aşırı terlemenin en sık görüldüğü bölgeler arasında avuç içleri, ayak tabanları, koltuk altları ve yüz bölgesi yer alıyor. PEK ÇOK FARKLI NEDENİ OLABİLİR Aşırı terleme; genetik yatkınlık, enfeksiyonlar, diyabet, tiroit hastalıkları, obezite, kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının yanı sıra menopoz ve hamilelik gibi hormonal değişimlere bağlı olarak da gelişebiliyor. Hastalıkla ilişkili olmayan primer bölgesel aşırı terleme ise genellikle stres, egzersiz, sıcaklık artışı ve genetik faktörlerle tetiklenebiliyor. Sekonder aşırı terleme olarak adlandırılan ve başka bir sağlık sorununa bağlı gelişen durumlarda ise diyabet, tiroit bozuklukları, sinir sistemi hastalıkları, alkol kullanımı, solunum ve kalp yetmezliği gibi nedenler araştırılıyor. Aşırı terleme belirtileri yaş gruplarına göre farklılık gösterebiliyor. Ciltte sürekli nem hissi, kıyafetlerde ter lekeleri, vücut kokusunda artış, cilt tahrişi ve enfeksiyon eğilimi sık görülen belirtiler arasında bulunuyor. Çocuklarda aşırı terleme; yazı yazarken kâğıdın ıslanması, bilgisayar klavyesi kullanırken zorlanma veya enstrüman çalmada güçlük gibi işlevsel problemlere neden olabilirken, yetişkinlerde daha çok sosyal yaşamı etkiliyor. Bazı kişiler el sıkışmaktan kaçınabiliyor veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissedebiliyor. İleri vakalarda eller silindikten kısa süre sonra yeniden yoğun terleme görülebilirken, nadiren ciltte renk değişikliği ve pullanma gibi dermatolojik bulgular da ortaya çıkabiliyor. TANI VE TEDAVİDE NEDEN ARAŞTIRILIYOR Aşırı terleme şikâyeti olan kişilerin öncelikle dahiliye veya dermatoloji uzmanlarına başvurması öneriliyor. Gerekli durumlarda endokrinoloji, nöroloji veya ilgili diğer branşlardan destek alınabiliyor. Tanı çoğunlukla hastanın öyküsü ve fizik muayene ile konulurken; kan testleri, tiroit fonksiyonları, kan şekeri ölçümleri ve hormonal incelemelerle altta yatan hastalıkların araştırılması sağlanıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meral Maralcan, aşırı terleme tedavisinin hastalığın tipine, şiddetine, etkilenen bölgeye ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlandığını söyledi. Maralcan, aşırı terlemenin yalnızca bir konfor problemi olmadığını, bazı durumlarda farklı sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğini belirterek, yaşam kalitesini etkileyen yoğun terleme şikâyetlerinin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekti.

Prof. Dr. Tayfun Doğan: Sarılmayı ihmal etmeyin Haber

Prof. Dr. Tayfun Doğan: Sarılmayı ihmal etmeyin

Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında katılımcılarla bir araya gelen Psikolog Prof. Dr. Tayfun Doğan, “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin” başlıklı sunumunda sosyal ilişkilerin insan yaşamındaki kritik önemine dikkat çekti. İnsanın en temel özelliğinin sosyal bir canlı olması olduğunu vurgulayan Doğan, beynin de bu sosyal yapıya göre şekillendiğini belirterek, bireylerin yaşamları boyunca sevgi, güven ve aidiyet duygusuna ihtiyaç duyduğunu ifade etti. “EŞ ZAMANLILIK GÜVENİ VE BAĞLILIĞI ARTIRIYOR” Seminerde eş zamanlılık, uyum ve senkronizasyon kavramlarına değinen Doğan, birlikte hareket eden insanların beyinlerinde güçlü bağlar oluştuğunu söyledi. Birlikte yürümek, şarkı söylemek, yemek yapmak ya da sarılmak gibi ortak aktivitelerin, halk arasında “sevgi hormonu” olarak bilinen oksitosinin salgılanmasını artırdığını belirten Doğan, bunun da stres seviyesini düşürerek kişiler arasındaki güveni güçlendirdiğini kaydetti. Yalnızlığın yalnızca psikolojik değil, biyolojik etkileri de bulunduğunu vurgulayan Doğan, araştırmaların yalnızlık hisseden bireylerde stres hormonu kortizol seviyelerinin yükseldiğini gösterdiğini aktardı. Yalnızlığın bağışıklık sistemini zayıflattığını ve uyku düzenini bozduğunu ifade eden Doğan, kronik yalnızlığın kalp hastalıkları, demans ve erken ölüm riskini artırdığını söyledi. Sosyal ilişkilerin fiziksel sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Doğan, güçlü sosyal bağların iyileşme süreçlerini hızlandırdığını belirtti. Sosyal destek gören bireylerde hücresel onarımın daha hızlı gerçekleştiğini ifade eden Doğan, “Sosyal bağ aslında kimyasal bir ilaçtır” dedi. HARVARD ARAŞTIRMASINI HATIRLATTI Prof. Dr. Doğan, dünyanın en uzun soluklu araştırmalarından biri olan Harvard University bünyesindeki Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması’nın sonuçlarına da dikkat çekti. Araştırmanın, mutluluk ve sağlığı belirleyen en önemli unsurun para, kariyer veya statü değil; kaliteli insan ilişkileri olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Her sosyal ilişkinin olumlu sonuç doğurmadığını belirten Doğan, saygı, destek ve güven içeren ilişkilerin “besleyici”, sürekli eleştiri ve değersizleştirme içeren ilişkilerin ise “zehirleyici” olduğunu ifade etti. Sağlıklı ilişkilerin oksitosin üretimini artırdığını, olumsuz ilişkilerin ise stres hormonlarını tetiklediğini kaydetti. “GÜNDE EN AZ ÜÇ KEZ SARILIN” Katılımcılara günlük yaşam için önerilerde bulunan Doğan, göz teması kurmanın, birlikte vakit geçirmenin ve fiziksel temasın önemine dikkat çekti. Özellikle 20 saniyeyi aşan sarılmaların oksitosin salgısını artırdığını belirten Doğan, “Günde en az üç kez sarılın, sevdiklerinizi arayın ve insan ilişkilerine yatırım yapın” tavsiyesinde bulundu. Seminerin sonunda soruları yanıtlayan Doğan, insanın sosyal bağlara duyduğu ihtiyacın bir tercih değil, temel bir gereksinim olduğunu vurgulayarak, “Birbirimize ihtiyacımız var. Bu bir lüks değil, temel bir ihtiyaç” ifadelerini kullandı.

STRES KAYNAKLI DİŞ SIKMA ÇENE SAĞLIĞINI ETKİLİYOR… Haber

STRES KAYNAKLI DİŞ SIKMA ÇENE SAĞLIĞINI ETKİLİYOR…

Modern yaşamın getirdiği yoğun tempo, ekonomik kaygılar ve dijital bağımlılık, bireylerde istemsiz diş sıkma alışkanlığını tetikleyebiliyor. Çoğunlukla gece uykuda meydana gelen bu durum, hastaların uzun süre sorunun kaynağını fark edememesine neden oluyor. Eyrice ADSM Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dt. Yaren Aydın, konuyla ilgili yaptığı açıklamada diş sıkmanın yalnızca dişlerde aşınmaya yol açmadığını, aynı zamanda çene ve baş ağrılarını da beraberinde getirdiğini belirterek, “Son dönemde hastalarımızda diş sıkma ve gıcırdatma şikayetlerinde belirgin bir artış gözlemliyoruz. Stres, bu durumun en önemli tetikleyicilerinden biri. Hastalar genellikle sabah çene ağrısı, baş ağrısı veya diş hassasiyeti ile başvuruyor. Oysa sorun çoğu zaman gece boyunca farkında olmadan gerçekleşen diş sıkmadan kaynaklanıyor” dedi. Uzmanlara göre diş sıkma problemi sabahları çene ve yüz kaslarında ağrıya yol açarken, gün içinde baş ve boyun ağrısıyla kendini gösterebiliyor; aynı zamanda dişlerde hassasiyet ve aşınma meydana gelirken, çene ekleminde tıklama ya da kilitlenme hissi de görülebiliyor. Bu belirtilerin hafife alınması durumunda ise ilerleyen süreçte diş kırıkları, diş eti problemleri ve çene eklemi rahatsızlıkları gibi daha ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor. Eyrice Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi (Eyrice ADSM) Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dt. Yaren Aydın, diş sıkmanın tedavi edilebilir bir sorun olduğunu vurgulayarak erken teşhisin önemine dikkat çekerek, “Bu sorunun çözümünde en önemli adım, hastanın durumunun doğru teşhis edilmesidir. Kişiye özel hazırlanan gece plakları dişlerin aşınmasını önlerken, çene kaslarının rahatlamasına da yardımcı olur. Bunun yanı sıra stres yönetimi de tedavinin önemli bir parçasıdır” şeklinde konuştu. Uzmanlar, diş sıkma probleminin kontrol altına alınabilmesi için stresin azaltılmasına yönelik düzenli egzersiz yapılması, uyku düzenine dikkat edilmesi, kafein ve alkol tüketiminin sınırlandırılması, gerekli durumlarda psikolojik destek alınması ve diş hekimi kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Fark edilmeden ilerleyebilen diş sıkma alışkanlığı, erken teşhis ve doğru tedavi yöntemleriyle kontrol altına alınabiliyor. Uzmanlar, özellikle stresin yoğun olduğu dönemlerde ağız ve diş sağlığı kontrollerinin aksatılmaması gerektiğinin altını çiziyor.

“AZ YİYORUM AMA KİLO ALIYORUM” diyorsanız dikkat! Haber

“AZ YİYORUM AMA KİLO ALIYORUM” diyorsanız dikkat!

Kilo vermeye çalışırken bazen hiç beklenmedik bir tabloyla karşılaşabiliyoruz. Daha az yeriz, daha çok hareket ederiz ama tartı ibresinde bir değişim olmaz. Üstelik, bazen canımızı daha da sıkan bir şey olur; her zamankinden az yediğimiz halde kilo alırız. Acıbadem Altunizade Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, bu durumun çoğu zaman hatalı beslenme ve yaşam alışkanlıklarımızdan kaynaklandığını belirterek, “Diyet sürecinde kalori hesabı yapmamak, az yenilmesine rağmen kilo alınmasının en yaygın sebeplerinden biridir. Ancak, kilo alınmasının nedeni sadece beslenme hataları değildir. Vücudumuz bazen kronik strese, hareketsizliğe ve uyku bozukluğu gibi etkenlere karşı kendini korumaya alır ve yağ depolamaya yönelir. Bu nedenle az yemek her zaman çözüm olmayabilir” diyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Adnan Batman, ancak kilo artışının hormonal veya metabolik hastalıklardan da kaynaklanabildiğini vurgulayarak, “Özellikle kısa sürede ve karın çevresinde belirgin kilo artışı varsa, metabolik veya hormonal sebeplerin araştırılması son derece önemlidir” ifadelerini kullanıyor. Doç. Dr. Adnan Batman, az yemeye rağmen kilo artışına yol açabilen 10 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. Hatalı diyetler Az yenilmesine rağmen kilo alımının en önemli sebeplerinden biri, diyet sürecinde kalori hesabı yapılmamasıdır. Bu durum farkında olmadan ihtiyaçtan fazla enerji alınmasına yol açabiliyor. Ayrıca, şok diyetler de kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlasalar da metabolizmayı yavaşlatabiliyor ve kas kaybına neden olarak kilo alımını kolaylaştırıyor. Yetersiz ve kalitesiz uyku Yetersiz ve kalitesiz uyku, az beslenilmesine rağmen kilo artışının önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. Doç. Dr. Adnan Batman, beş saatin altında uyuyan kişilerde obezite riskinin yüzde 50 oranına kadar artabildiğine işaret ederek, şu bilgileri paylaşıyor: “Gece geç uyumak melatonin ve kortizol dengesini bozar. Bu durum insülin duyarlılığını azaltır ve vücudu yağ depolamaya daha yatkın hale getirir. Aynı zamanda kortizolün salınımını yükselterek karın çevresinde yağlanmayı artırır. Dolayısıyla melatonin hormonunun yükseldiği 22:00-23:00 saatleri arasında uyku moduna geçilmesi son derece önemlidir.” Kronik stres Kronik stres altında vücut daha fazla kortizol hormonu salgılıyor. Bu hormon uzun süre yüksek düzeyde kaldığında metabolizma hızını düşürüyor. Ayrıca, kan şekerini yükselterek insülin seviyesinin de artmasına neden olabiliyor; bu durum yağ depolanmasını kolaylaştırıyor. Kronik stres altında olan kişiler az yeseler bile yağ depolamaya daha yatkın hale gelebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman, stres hormonu kortizol yüksekliğinin özellikle karın bölgesinde yağ dokusunu artırdığını belirterek, “Karın bölgesi kortizole daha duyarlı olduğu için yağ yakımı burada daha fazla belirginleşmektedir” diyor. Kas kütlesinde azalma Kas kaybı 35 yaş sonrasında yavaş ama sürekli bir şekilde ilerliyor. Kas dokusunun metabolik olarak aktif olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Adnan Batman, “Kas kütlesi azaldıkça bazal metabolizma hızı da düşmektedir. Bu durum, aynı miktarda beslenmeye devam edilse bile vücudun daha az enerji harcamasına ve zamanla yağ oranının artmasına neden olabilmektedir” bilgisini veriyor. Hareketsiz yaşam Sadece spor yapmak değil, gün içindeki toplam hareket miktarı da enerji harcamasını belirliyor. Masa başında çalışma ve uzun süre oturma gibi alışkanlıklarda günlük enerji harcaması ciddi şekilde azalıyor. Bu durumda kişi az besin tüketse bile harcanan enerji daha düşük olduğu için kilo artışı görülebiliyor. Düzenli günlük hareket, metabolizmanın daha aktif kalmasına yardımcı oluyor ve kilo kontrolünü destekliyor. Perimenopoz / Menopoz Perimenopoz ve menopoz dönemlerinde östrojen seviyesinin azalması metabolizmanın yavaşlamasına neden olabiliyor. Dolayısıyla az yenilse bile metabolizma daha yavaş çalıştığı için kilo alınabiliyor. Bu hormon değişimi vücudun yağı özellikle karın bölgesinde depolama eğilimini artırıyor. Tiroit yetmezliği (Hipotiroidi) Metabolizmamızı düzenleyen tiroit hormonlarının eksikliğinde bazal enerji harcaması düşüyor ve sıvı tutulumu gelişebiliyor. Genellikle 2–4 kilo civarında kilo artışı yaşanırken beraberinde halsizlik, üşüme ve kabızlık gibi sorunlar da görülebiliyor. Cushing sendromu Cushing sendromu, vücudun uzun süre yüksek miktarda kortizol hormonuna maruz kalmasıyla oluşan bir hastalık. Kortizol yüksekliği özellikle karın bölgesi, ense ve yüzde yağ birikimine yol açıyor. Yüz yuvarlaklaşıyor, cilt inceliyor ve morarmalar gelişebiliyor. Doç. Dr. Adnan Batman, hızlı ve bölgesel kilo artışında Cushing sendromunun mutlaka akla gelmesi gerektiğine işaret ediyor. İnsülin direnci İnsülin direncinde hücreler kan şekerini dengelemek için daha fazla insülin salgılıyor. İnsülin, glikozu hücrelere taşıma ve fazla enerjiyi yağ olarak depolama sinyali veren bir hormon. Kan şekeri normal olsa bile yüksek insülin nedeniyle vücut yağ depolamaya daha yatkın hale geliyor ve yağ yakımı zorlaşabiliyor. Kilo artışı özellikle karın bölgesinde görülüyor. Polikistik over sendromu Polikistik over sendromu olan kadınlarda androjen artışı ile insülin direnci birlikte görülebiliyor. Bunun sonucunda az yenilmesine rağmen kilo artışı yaşanabiliyor. Ayrıca adet düzensizliği, tüylenme ve akne gibi sorunlar da gelişebiliyor. Kilo artışına karşı 5 etkili öneri! Gerçek kalori alımınızı objektif olarak belirleyin. Uyku sürenizi 7–8 saate çıkarın. Haftada en az 3 gün direnç egzersizi yaparak, kas kütlenizi koruyun.Tiroit, insülin ve kortizol gibi temel hormon değerlendirmesi yaptırın. Kilonuzu ve bel çevrenizi düzenli olarak ölçün.

Hipnoterapi davranışları yeniden kodluyor! Haber

Hipnoterapi davranışları yeniden kodluyor!

Hipnoterapide amacın, kişinin bilinçaltındaki yanlış kodlamaları düzelterek tedavi sağlamak olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Örneğin obezite vakalarında hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamaz.” dedi. Seans sayısının genellikle en az 10 olup, seans aralıklarının tedavinin kalıcılığını etkilediğini ifade eden Öztekin, ‘bir seansta kilo verme’ gibi yöntemlerin bilimsel bir karşılığı olmadığına dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoterapinin ne olduğu, hipnozdan farkı, uygulama süreci, etkileri ve özellikle yeme bozuklukları ile kilo kontrolünde nasıl kullanıldığı hakkında bilgi verdi. Hipnoterapide hipnoz tekniğinden yararlanılarak tedavi amaçlanır! Hipnoterapinin, hipnoz tekniğinden yararlanılarak uygulanan bir psikoterapi yöntemi olduğunu aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Tıp dünyasında hipnoterapi bir psikoterapi yöntemi olarak kabul edilir.” dedi. Hipnoz ile hipnoterapinin aynı şey olmadığına değinen Öztekin, “Hipnoz; bir kişi ya da grubu söz, bakış ve telkin gibi yollarla geçici bir süre etki altına alma durumudur. Bu süreçte kişinin dikkati belirli noktalara yoğunlaştırılır ve bilinçaltı daha aktif hale gelir. Hipnoterapide ise hipnoz tekniğinden yararlanılsa da temel amaç tedavidir. Daha çok psikiyatrik ve ruhsal hastalıklarda, ayrıca kişisel gelişim alanlarında uygulanır.” şeklinde konuştu. Herkes, farkında olmadan yaşamı boyunca hipnoz hali yaşar! Her insanda doğuştan hipnotik etki altına girme özelliği olduğuna işaret eden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoza girmeyeceğini düşünen kişiler dahil herkes, yaşamı boyunca farkında olmadan birçok kez hipnoz hali yaşar.” dedi. Bir film seyrederken, bir konuşmayı dinlerken ya da akvaryumda balıkları izlerken hipnotik bir odaklanma hali oluşabileceğini dile getiren Öztekin, “Uzun yolculuklarda görülen ‘yol hipnozu’ bu duruma örnek olarak verilebilir. Oyuncağıyla oyuna dalmış bir çocuğun dış dünyaya tepkisiz kalması ya da kişinin yaptığı işe yoğunlaşarak çevresini fark etmemesi de benzer bir odaklanma halidir.” ifadelerini kullandı. Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisi kalıcı oluyor! Hipnoterapinin kaç seans süreceğinin, çözülmek istenen soruna, kişinin yaşadığı çevreye, hipnoterapistin kullandığı telkin ve terapi yaklaşımına, terapistle kurulan güven ilişkisine ve kişinin kişilik özelliklerine bağlı olduğunu kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “En az 10 seans uygulanır. Özellikle ilk seanslar arasındaki sürenin çok uzun tutulmaması önerilir.” dedi. Haftada 2-3 seansla başlanmasının ve ilerleyen süreçte seans aralıklarının açılmasının, tedavinin daha etkili ve kalıcı olması açısından önemli olduğunu vurgulayan Öztekin, şunları söyledi: “Hipnozun etki alanı beyin olduğu için etkisinin kalıcı olduğu belirtiliyor. Örneğin kilo verme sürecinde ‘rejim’ ve ‘diyet’ gibi kavramlar bilinçaltı için olumsuz çağrışımlar oluşturabilir. Kişi sevdiği yiyecekleri bırakmak zorunda kaldığını düşünür ve bu durum çoğu zaman diyet sonrasında daha fazla kilo alımıyla sonuçlanabilir. Oysa kontrolsüz yemenin nedenleri bilinçaltında gizlidir. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk ve kızgınlık gibi olumsuz duygular aşırı yeme davranışına yol açabilmektedir.” Amaç, kişiye özel telkinlerle etkili bir tedavi süreci yürütmek! Yeme bozukluğu tanısı ya da şikâyeti ile başvuran danışanlarla ilk seansta ayrıntılı bir psikolojik değerlendirme yapıldığını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Bireyin temel kişilik özellikleri, ailesi, yaşam tarzı, ilişkileri, geçmişte yaşadığı travmalar, mevcut korku ve kaygıları ile takıntıları ele alınır. Yeme bozukluğunda her bireyde farklı davranışlar ve tetikleyiciler görülebileceği için, yeme davranışına ilişkin ayrıntılı sorular yöneltilir.” dedi. Obezite vakalarında; yeme davranışı bozukluğunun ne zaman başladığı, hangi yaşta ortaya çıktığı, hangi yiyeceklerde kontrol kaybının arttığı, günün hangi saatlerinde yoğunlaştığı ve bu davranışa eşlik eden sigara, alkol, kahve ya da çay gibi alışkanlıkların olup olmadığının değerlendirildiğine dikkat çeken Öztekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Amaç, bireye özgü yeme davranışlarını belirleyerek kişiye özel telkinler hazırlamak ve etkili bir tedavi süreci yürütmektir. Hipnoterapi, yeme davranışı üzerinde etki göstermeyi hedefler. Bu yöntemde diyet programı ya da kısıtlama uygulanmaz. Etki, kişinin iradesini zorlamak yerine hipnotik etki altında verilen telkinlerle beyindeki yanlış kodlamaların düzeltilmesi ve sağlıksız dürtülerin ortadan kaldırılması üzerinden sağlanır. Aşırı ve kontrolsüz yeme davranışı ortadan kaldırıldığında bireyin normal yeme alışkanlığı kazanması ve sağlıklı, düzenli şekilde kilo vermesi hedeflenir. Yeme bozukluğu psikolojik bir sorun olarak ele alındığından, sorunun psikolojik yöntemlerle çözülmesi verilen kiloların kalıcı olmasına katkı sağlar. Son olarak, ‘bir seansta kilo verme’ gibi sloganlarla sunulan yöntemlerin gerçekçi olmadığı ve bilimsel bir karşılığının bulunmadığı unutulmamalı.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.