Hava Durumu

#Sigara

- Sigara haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sigara haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

HORLAMA 20’Lİ YAŞLARDA ARTIYOR! Haber

HORLAMA 20’Lİ YAŞLARDA ARTIYOR!

Vücudun gece boyunca yeterince nefes alamadığını haber veren bir alarm sistemi olan horlama, sosyal bir sorun olmasının dışında, kişinin kendi sağlığı için de ciddi bir risk göstergesi olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu nedenle alarmı susturmak değil, neden çaldığını araştırmak gerektiğini belirterek, “Horlama normal bir durum değildir. Her horlayan kişide ciddi bir hastalık olmayabilir; ancak hayati risk taşıyan her uyku apnesi hastalığı önce horlama ile başlar. Dolayısıyla, horlamayı basit bir ses problemi olarak görmek yerine, bir sağlık sinyali olarak değerlendirmek gerekmektedir” diyor. Eskiden daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde görülen horlamaya artık 20’li yaş grubunda da sık rastlandığına işaret eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, gençlerde artış gösteren obezitenin bu durumun en önemli nedenleri arasında yer aldığını vurgulayarak, “Bilgisayar başında uzun süreli oturma, düzensiz uyku alışkanlıkları, fast food ve şeker içeren yiyeceklerle beslenme ve buna bağlı kilo artışı gençlerde horlama riskini artırmaktadır. Özellikle boyun çevresindeki yağ dokusu arttıkça üst solunum yolu daralmakta ve horlama ortaya çıkmaktadır” diyor. Modern yaşamla birlikte giderek artıyor Horlama; uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralma veya gevşeme nedeniyle titreşmeleri sonucu ortaya çıkan ses olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30–40’ında zaman zaman horlama görülürken, düzenli ve kronik horlama oranı yüzde 20 civarında seyrediyor. Horlamanın görülme sıklığı ileri yaşlarda giderek artıyor. Öyle ki 30 yaş altı erkeklerde yüzde 10 oranında rastlanırken, 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 60’a yükseliyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, menopoz sonrası kadınlarda oran belirgin şekilde artıyor. Türkiye’de de benzer rakamlar söz konusu. Ayrıca, son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde horlama sıklığında artış gözlendiği belirtiliyor. Bu yükselmenin en önemli nedenleri arasında; obezite, hareketsiz yaşam tarzı, uyku düzensizliği, stres, alerjik hastalıklar ve sigara kullanımındaki artış gösteriliyor. Horlamanın önemli nedenleri Doç. Dr. Zerrin Boyacı, kişinin aile ve sosyal hayatında önemli sorunlar oluşturabilen horlamaya yol açan etkenleri şöyle özetliyor: Obezite: İdeal kilonun yüzde 15 daha fazlasına sahip olan kişilerde horlama riski artmaktadır. Bunun nedeni ise boyun çevresindeki yağlanmanın üst solunum yolunu daraltması. Kadınlarda boyun çevresinin 38,10 cm’nin ve erkeklerde 43,18 cm’nin üzerinde olması kritik değer olarak hesaplanmış. Burun tıkanıklığı: Septum deviasyonu, konka hipertrofisi, burun çatısının darlığı gibi statik bozukluklar ile alerjik rinit, sinüzit ve polip gibi enflamatuar bozukluklar önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Büyük geniz eti ve bademcikler: Özellikle gençlerde hava yolunu daraltabilmektedir. Alkol ve sigara kullanımı: Kas gevşemesi ve mukozal ödem artışına sebep olmaktadır. Sırtüstü uyuma: Dil kökünün geriye düşmesine yol açabilmektedir. Uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Horlama ile beraber görülen ve gece ani ölümlere sebep olabilen uyku apnesi üst solunum yolunun tamamen kapanması sonucu oluşuyor. Horlama genellikle masum nedenlerden kaynaklansa da yaşamsal risk taşıyan uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Özellikle gece nefes durmaları, sabahları yorgun uyanma, baş ağrısından yakınma, gün içinde uyku hali, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi sorunlardan biri bile horlamaya eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Uyku apnesi ani ölüme bile yol açabiliyor! Uyku apnesinde erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Bunun nedeni ise uyku apnesinin; hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, inme ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına, hatta gece ani ölüme bile yol açabilmesi. Ayrıca, insülin direnci ve kilo artışıyla kısır döngü oluşabiliyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi olan bireylerde trafik kazası riski de 2–7 kat artıyor. Uzun süreli uyku apnesi aynı zamanda beyinde hasara neden olarak; hafıza problemleri ve erken bilişsel gerileme riskini de artırabiliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, erken değerlendirmenin olası ciddi komplikasyonların önlenmesinde kritik rol oynadığını aktarıyor. Etkili ve kalıcı çözüm mümkün! Erken teşhis, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle horlamanın büyük oranda kontrol altına alınabildiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Horlama kader değildir. Doğru değerlendirmeyle çoğu hastada etkili ve kalıcı çözümler mümkündür. Önemli olan, geceleri bu sesi duymazdan gelmemektir” diye konuşuyor. Tedavinin kişiye özel planlandığını ve altta yatan nedene göre şekillendirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zerrin Boyacı, "Basit işlemler arasında yer alan radyofrekans uygulamaları, lazer destekli işlemler ve kişiye özel burun ile ağız içi apareyler, yaygın olarak başvurulan yöntemlerdir” diyor. Uyku apnesinde altın standart: CPAP maskesi! Horlamaya uyku apnesi eşlik ediyorsa, tedavide altın standart yöntemin CPAP maskesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu tedavinin uyku sırasında hava yolunun açık kalmasını sağlayarak, solunum durmalarını önlediğini ve hastanın gece boyunca yeterli oksijen almasına yardımcı olduğunu belirtiyor. Cerrahi yöntem gündeme gelebiliyor Özellikle ileri düzey ve yapısal sorunların eşlik ettiği tablolarda cerrahi seçenekler gündeme geliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, uyku apnesi olanlarda maske kullanmak istemeyenler için maksillofasyal ilerletme operasyonuna, yani çenenin öne alınması ameliyatına başvurulduğunu söyleyerek, şu bilgileri paylaşıyor: “Bu ameliyatın başarı oranı yüzde 97’ye kadar ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra dil ve dil köküne yönelik cerrahiler ile yumuşak damağa yönelik cerrahi girişimler de horlamanın ve üst solunum yolu daralmasının giderilmesinde tercih edilen yöntemler arasında bulunmaktadır.”

Menopoz yaşını öne çeken kritik faktörler Haber

Menopoz yaşını öne çeken kritik faktörler

Menopoz, kadınlarda bir yıl boyunca adet görülmemesi olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde ortalama menopoz yaşı 50–51 iken, Türkiye’de bu yaş aralığı 47–49 olarak belirtiliyor. Ancak bazı çevresel ve yaşam tarzı faktörleri menopoz sürecini birkaç yıl öne çekebiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Cavide Ali, aile öyküsü, genetik faktörler, kanser tedavileri, bazı cerrahi müdahaleler ve otoimmün hastalıkların değiştirilemez risk faktörleri olduğunu vurgularken; sigara, stres, uykusuzluk ve beslenme alışkanlıklarının ise kontrol altına alınabileceğini belirtti. Dr. Cavide Ali, erken menopoz riskini azaltmak için sigaranın bırakılması, dengeli beslenme, sağlıklı kilo aralığının korunması, stres yönetimi ve düzenli uyku alışkanlığının büyük önem taşıdığını ifade etti. Dr. Ali, “Yaşam tarzındaki doğru adımlar, menopoz sürecinin doğal zamanında gerçekleşmesine katkı sağlayabilir” diyerek risk faktörlerine dikkati çekti. SİGARA MENOPOZU 2 YIL ERKENE ÇEKEBİLİYOR Sigaranın, yumurtalıklardaki foliküllerin daha hızlı tükenmesine yol açtığını belirten Dr. Ali, nikotin ve toksik maddelerin yumurtalık dokusunda hasar oluşturduğunu söylüyor. 2018 yılında yayımlanan geniş bir meta-analize göre sigara içen kadınlar menopoza ortalama 2 yıl daha erken giriyor. AŞIRI ZAYIFLIK RİSK OLUŞTURUYOR Yağ dokusunun östrojen üretimine katkı sağlayan aktif bir doku olduğunu belirten Dr. Ali, düşük vücut kitle indeksine sahip kadınlarda menopoz yaşının daha erken görülebildiğini ifade ediyor. Uzun süreli kalori kısıtlamasının yumurtalık fonksiyonlarını olumsuz etkileyebileceği belirtiliyor. KRONİK STRES HORMON DENGESİNİ BOZUYOR Yüksek stres düzeyi, üreme hormonlarının düzenlendiği sistemi etkileyebiliyor. Sürekli yüksek seyreden kortizol hormonu, yumurta rezervinin daha hızlı tükenmesine zemin hazırlayabiliyor. Çalışmalar, yoğun stres yaşayan kadınlarda menopoz riskinin daha erken yaşta ortaya çıkabildiğini gösteriyor. UYKUSUZLUK BİYOLOJİK SAATİ ETKİLİYOR Kaliteli uykunun hormon dengesi açısından kritik olduğunu vurgulayan Dr. Ali, özellikle gece salgılanan melatonin hormonunun üreme sistemi üzerinde düzenleyici rol oynadığını belirtiyor. Kronik uykusuzluk; melatonin azalması, artmış oksidatif stres ve hormonal dengesizlik yoluyla menopoz sürecini hızlandırabiliyor. BESLENME ALIŞKANLIKLARI BELİRLEYİCİ Araştırmalar; yağlı balık ve baklagil tüketiminin menopoz yaşını geciktirebildiğini, rafine karbonhidrat ağırlıklı beslenmenin ise süreci öne çekebildiğini ortaya koyuyor. Bitkisel protein, D vitamini ve antioksidan açısından zengin sebze-meyve tüketimi koruyucu etki gösterirken; yüksek şekerli ve işlenmiş gıdalar hormonal dengeyi olumsuz etkileyebiliyor. PLASTİKLERDEKİ KİMYASALLARA DİKKAT BPA ve ftalat gibi endokrin bozucu kimyasalların östrojen benzeri etki göstererek hormonal dengeyi bozabildiği belirtiliyor. Yüksek çevresel toksin düzeylerinin erken menopozla ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar bulunuyor. Uzmanlar, plastik kullanımının azaltılması ve cam ürünlerin tercih edilmesini öneriyor.

KALP HASTALARINA RAMAZAN’A ÖZEL 10 ÖNEMLİ ÖNERİ! Haber

KALP HASTALARINA RAMAZAN’A ÖZEL 10 ÖNEMLİ ÖNERİ!

Ramazan’ın gelmesiyle birlikte oruç tutmak isteyen pek çok kalp hastası sağlık durumlarının oruç tutmaya elverişli olup olmadığını araştırıyor. Kimileri de “Yaz aylarında bile tuttum, olumsuz bir şey olmadı, kışın daha rahat” diyerek, doktoruna danışmaya gerek görmüyor. Ancak dikkat! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Kardiyovasküler açıdan riskli olan bir hastanın doktoruna danışmadan oruç tutması ciddi sorunlara neden olabilir. Bu nedenle mutlaka hekimleri ile görüşüp karar vermelidirler. Özellikle diyabet (şeker), tansiyon ve kolesterol ilacı kullanan kişiler ilaçlara Ramazan’da da devam etmelidir. Kontrolsüz şeker, tansiyon ve kolesterol kalp krizini tetikleyen temel hastalıklardır” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, orucun hangi kalp hastalıklarında tutulabileceğini, kimler için riskli olabileceğini anlattı, oruç tutmak isteyen kalp hastalarına önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. Kış aylarında oruç tutmak yaz mevsimine göre daha rahat olsa da, kalp ve damar hastalığı olan kişilerin oruç tutmadan önce mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi ve birlikte karar verilmesi gerekiyor. Oruç tutmanın hem beden hem de ruh sağlığımızı olumlu yönde etkilediğini, vücudu tetikte tutan uyarıcı etkiye sahip sempatik sinir sisteminin baskılanması sonucu kalp hızında ve özellikle büyük tansiyonda azalma gözlemlendiğini belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, “Kalp hastalıklarında sıklıkla gelişen psikolojik bozukluk ve depresyon durumu da oruçla birlikte düzelir. Hasta ‘kalp hastası oldum, yarım adam oldum’ psikolojisinden çıkar. Kalp hızındaki azalma ve tansiyonda oluşacak düşme ile hastalarda göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi şikayetler azalacaktır. Diyabet (şeker) ve kolesterol kontrolü kolaylaşacak ve damar sağlığında iyileşme olacaktır” diyor. Ancak hemen ardından uyarıyor! Hangi kalp hastaları oruç tutmamalı? Kardiyovasküler açıdan riskli olan bir hastanın doktoruna danışmadan oruç tutmasının ciddi sorunlara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Karabulut “Oruç sadece sağlıklı kişilere farz kılınmıştır. Bu nedenle kronik hastalığı olanların mutlaka hekimlerinden onay almaları gerekir. Özellikle diyabet, tansiyon ve kolesterol ilacı kullananlar ilaçlara Ramazan’da da devam etmelidir. Kontrolsüz diyabet (şeker), tansiyon ve kolesterol kalp krizini tetikleyen temel hastalıklardır” derken, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ciddi kalp yetersizliği, tedavi edilmemiş damar darlığı, ilerlemiş kapak hastalığı, yüksek tansiyonu olanlara, ilaç kullanması şart olup buna karşın ilaç saatleri iftar ve sahura göre ayarlanamayan hastalara, kalp ameliyatı ya da balon stent işleminin üzerinden 3 ay geçmemiş kişilere oruç tutmaları önerilmez.” Bu hastalar oruç tutabilir ama önce… Oruç tutabilecek durumda olan kalp hastalarının da bazı noktalara dikkat etmeleri gerektiğini belirten Prof. Dr. Karabulut bu kişileri şöyle açıklıyor: “Tansiyonu kontrol altına alınmış olanlar, damar sertliği olsa da herhangi bir şikayete yol açmayanlar, hafif düzeydeki kalp kapak hastalıkları, iyi huylu ritim bozukluğu, hafif düzeyde kalp yetersizliği, ılımlı seyreden diyabeti olanların, doktor kontrolünde de bir risk görülmediyse oruç tutmasında sakınca yoktur. Ancak özellikle iftar sofrasında bazı kurallara mutlaka dikkat etmeleri gerekir.” Oruç tutacak kalp hastaları bu 10 öneriye dikkat! Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, ağır iftar sofralarında aşırı tüketimin kalp krizi riskini artırdığını belirtirken, 10 önemli öneride bulunuyor; Özellikle iftarda mideye bir anda yüklenilmesi; tansiyonu yükseltir, çarpıntıya yol açar, kalp krizi riskini artırır! Yemeği yavaş yiyin ve midenizi zorlamayın.İlaç kullanımı sıklıkla aksatılıyor. Doktorunuzla birlikte ilaçlarınızın saatlerini belirleyip mutlaka düzenli kullanın. Kontrolsüz şeker, tansiyon ve kolesterol kalp krizini tetikleyen temel hastalıklar olduğundan, özellikle bu ilaçlarınızı kesinlikle aksatmayın. İftarı sigara ile açmak gibi bir hataya düşmeyin. İftarı suyla açın, bu ayı sigarayı bırakmak için fırsat olarak değerlendirin.Sık yapılan hatalardan biri de; pideyi abartmak. Beyaz un kalbin en büyük düşmanlarından biridir. Bu nedenle Ramazan pidesini küçük bir dilimle sınırlayın, tam tahıllı ekmek tercih edin. Kızartma ve yağlı yiyeceklerden uzak durun, iftariyelik yerine salata ve ana yemek tüketin. Şerbetli tatlıdan uzak durun, sütlü tatlı tercih edin ama aşırıya kaçmayın. Ramazan’da tuz tüketimi artıyor ancak unutmayın ki; aşırı tuz tansiyon ve kalp krizi riskini artırıyor! Bu nedenle sofraya tuz koymayın. Ramazan’da şerbetli içeceklerin tüketimi artıyor, azalan su tüketimi damarlarda pıhtıya yol açabiliyor. Şerbet ve gazlı içecek yerine su için. İftar ile sahur arası mutlaka 1,5 litre su tüketin.Sahura ya bilinçli kalkılmıyor ya da kaçırılabiliyor. Ancak sahur yemeğini atlamak tansiyon ataklarına yol açarken, kalp krizi riskini artırabiliyor. Bu nedenle mutlaka sahura kalkın. Sahurda bir çay tabağı ceviz/badem veya fındık tüketmek damar sağlığını korur. Çay ve kahve yerine mutlaka su için. Sahura kalkamayan kalp hastaları oruç tutmada ısrarcı olmamalıdır. Uykusuzluk kalp sağlığını olumsuz etkiler. Sahur ile bölünecek uyku, akşam yatağa daha erken gidilerek telafi edilebilir. Gündüz saatlerinde uyumak isterseniz bir saati aşmayın çünkü daha fazla uyku, gece uykusunu bozar ve kalbi olumsuz etkileyebilir. İftar sonrası hemen uzanmak kalbi de olumsuz etkileyebileceğinden dolayı mutlaka kısa süreli de olsa yürüyüş yapın.

Nilüfer'den sigaraya karşı bilimsel söyleşi Haber

Nilüfer'den sigaraya karşı bilimsel söyleşi

Nilüfer Belediyesi, 9 Şubat Sigarayı Bırakma Günü kapsamında “Bağımlılık Şekil Değiştirir mi? Sigara, Elektronik Sigara ve Akciğer Sağlığı” başlıklı söyleşi düzenledi. Nilüfer Belediyesi Dr. Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde gerçekleştirilen söyleşiye, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi akademisyenlerinden Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Uncu, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aslı Görek Dilektaşı ile Uzman Dr. Güler Yürekli konuşmacı olarak katıldı. Söyleşiyi Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Okan Şahin de takip etti. “HER YIL 8 MİLYON İNSAN SİGARADAN HAYATINI KAYBEDİYOR” Söyleşinin açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. Yeşim Uncu, 9 Şubat’ın sigara kullanan bireylerin, bırakma konusunda kendilerini sorgulamaları açısından anlamlı bir gün olduğunu ifade etti. Uncu, her yıl dünya genelinde 8 milyon kişinin tütün ve tütün ürünlerine bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğini söyledi. Bu sayının, Covid-19 pandemisinde yaşanan ölümlerle kıyaslanabilecek düzeyde olduğuna vurgu yapan Uncu, “Sigara karşısında bir mücadele var ve bu mücadelede elimizdeki tüm imkânları kullanmamız gerekiyor. En önemli adım karar vermek. Bu kararın ardından Türkiye'nin her yerindeki sigara bırakma polikliniklerinden ücretsiz destek alınabilir” dedi. Uzman Dr. Güler Yürekli ise sigaranın, esrar ve kokain gibi maddelerle kıyaslandığında çok daha hızlı bağımlılık geliştirdiğini belirtti. Sigaranın, yasal düzenlemelere rağmen her yaş grubundaki birey tarafından kolaylıkla ulaşılabilir olmasının büyük bir risk oluşturduğunu söyleyen Yürekli, “Sigara tüm sistemleri etkiliyor ancak en büyük hasar akciğerlerde görülüyor. KOAH, akciğer kanseri ve çeşitli enfeksiyonlara yol açıyor. Kalp-damar sistemi açısından ise kalp krizi, felç, damar tıkanıklığı ve hipertansiyon riskini artırıyor. Ağız, gırtlak ve mide kanserleri açısından da ciddi bir risk faktörü. Pasif içicilikte ise özellikle çocuklar büyük tehlike altında. Astım ve orta kulak enfeksiyonları bu çocuklarda daha sık görülüyor” diye konuştu. Sigaranın bir alışkanlık değil, doğrudan bir bağımlılık ve hastalık olduğunu vurgulayan Yürekli, günde içilen sigara sayısının önemli olmadığını, bırakmanın önündeki en büyük engellerden birinin ise ürüne kolay erişim olduğunu dile getirdi. Sigara kullanan her 10 kişiden yalnızca birinin kendi başına bırakabildiğini belirten Yürekli, “Bağımlılık psikolojik, davranışsal ve biyolojik boyutları olan çok ayaklı bir süreçtir. Bu nedenle mutlaka bir sağlık profesyonelinden destek alınmalıdır. Başarısız denemeler motivasyonu düşürmemeli. Sigara dumanında bulunan 7 bin toksik maddenin en az 80’inin kanserojen olduğu biliniyor. Puro, nargile, pipo ve elektronik sigara da aynı riski taşır” ifadelerini kullandı. YENİ TEHDİT ELEKTRONİK SİGARA Bağımlılığın yeni bir boyutunun elektronik sigaralar olduğunu belirten Prof. Dr. Aslı Görek Dilektaşı ise elektronik sigaraların daha az zararlı olduğu yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını söyledi. Son yıllarda sigara kullanım oranlarının düşmesiyle birlikte tütün endüstrisinin kârlılığının tehdit altında kaldığını ifade eden Dilektaşı, bu nedenle elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin “yenilik” olarak sunulduğunu belirtti. Tütün şirketlerinin “zarar azaltma” söylemiyle hareket ettiğini vurgulayan Dilektaşı, bunun yıllardır uygulanan bir endüstri stratejisi olduğunu kaydetti. ABD verilerine göre her 5 lise öğrencisinden birinin ve her 20 ortaokul öğrencisinden birinin elektronik sigara kullandığını dile getiren Dilektaşı, gençler arasındaki kullanım oranının hızla arttığına dikkat çekti. Elektronik sigaraların daha az zararlı olduğu iddiasının bilimsel verilerle çürütüldüğünü ifade eden Dilektaşı, “Geleneksel sigaralarda bulunan zararlı maddelerin tamamı elektronik sigaralarda da yer alıyor” dedi. Söyleşinin sonunda verilen ortak mesajda, tüm tütün ve nikotin içeren ürünlerden arınmış bir dünya hedeflendiği vurgulanarak, bu mücadelenin yalnızca sağlık ve eğitim sistemleriyle değil, toplumsal bir yaklaşımla yürütülmesi gerektiği ifade edildi. Programın sonunda Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Okan Şahin, konuşmacılara katkılarından dolayı teşekkür etti.

YEŞİLAY’DAN SİGARAYI BIRAKMA ÇAĞRISI Haber

YEŞİLAY’DAN SİGARAYI BIRAKMA ÇAĞRISI

Yeşilay Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç, sigaranın toplumdaki en yıkıcı etmenlerden biri olduğunu söyledi. 9 Şubat Sigarayı Bırakma Günü kapsamında Yeşilay Genel Merkezi Sepetçiler Kasrı’nda konuşan Dinç, sigaranın önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sırada olduğunu ifade etti: “Tütün önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sırada. Önlenebilir ama önlenmediği için çok sayıda insanımızı kaybediyoruz. Dünya çapında her gün 22 bin, yılda 8 milyondan fazla insan tütüne bağlı olarak hayatını kaybediyor. En kötüsü ise bunların 1,2 milyonu pasif içicilik nedeniyle hayatını kaybediyor.” “Gençler için en büyük tehdit e-sigara” E-sigara bağımlılığı konusunda da değerlendirmelerde bulunan Dinç, “Çocuklarımız ve gençlerimiz için en büyük tehditlerden biri e-sigaradır. Çünkü çocuklar ve gençler e-sigarayı yetişkinlerden 9 kat daha fazla kullanıyor. Gençlerin dikkatini çekmek için e-sigaranın daha az zararlı olduğu söyleniyor. ‘Aroması var, güzel kokusu var, tadı var, cazibesi var’ gibi sözlerle algı üreterek çocuk ve gençleri bağımlılığa başlatan bir endüstri var.” dedi. “YEDAM’a gelen 7 kişiden 6’sı bağımlılıktan kurtuluyor” Mehmet Dinç, Yeşilay’ın tütünle mücadeledeki başarısını vurguladı. Yeşilay Danışmanlık Merkezi’ne (YEDAM) yapılan 23 bin başvuru üzerinden yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı sayıları açıkladı. 23 bin başvurunun değerlendirildiğini anlatan Dinç, “Analiz çalışmalarına göre sigaraya başlama yaşı 16, ortalama tüketim süresi 23 yıl, günlük tüketim miktarının 22 adet olduğunu görüyoruz. Bunlar çok üzücü rakamlar. Ama bunun yanında sevindirici rakamlarımız da var. Yeşilay’a tedavi için gelen 7 kişiden 6’sı bağımlılıktan kurtuluyor.” ifadelerini kullandı. Etkinlikte yer alan Sağlık Bilimleri Üniversitesi kurucu rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl ise tütünle mücadelenin ulvi bir görev olduğunu vurguladı. Erdöl konuşmasını şöyle sürdürdü: “Eğer biz 10-25 yaş aralığındaki nüfusu iyi kontrol edemezsek bağımlılıkların pençesine bırakırsak, ileride ‘eyvah’ diyeceğimiz günler yaşanır. Yeşilay’ın mücadelesi de tam bu gençlerin bağımsızlık mücadelesidir.” Yasemin Açık Vakfı Kurucusu Prof. Dr. Yasemin Açık, Yeşilay’ın tüm bağımlılıklara karşı önemli bir çaba sarfettiğini belirtti. Ramazan ayı içerisinde sigarayı bırakmak isteyenlere yönelik bir teşvik kampanyası planlandığını bildiren Açık, “Ramazan ayında gün boyunca sigara içmeyen insanların akşam da tütünden uzak kalmalarını sağlamak çok önemli. Biz bu kampanyayla tütün bağımlılığından kurtulmak isteyenlerin yanında olduğumuzu göstereceğiz.” dedi. Yeşilay Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Toker Ergüder ise etkinlikte bir sunum yaptı. Tütün bağımlılığında kadınların oranının arttığına dikkati çeken Ergüder, “Dünyada tütün kullanımı azalırken, ülkemizde kadınlarda bu oran ne yazık ki artmaktadır. Erkeklerde eğitim ve statü yükseldikçe sigara içme oranları düşerken, kadınlarda bunun tam tersi bir durum söz konusudur eğitim ve statü yükseldikçe sigara içme oranı artmaktadır.” diye konuştu.

Sigara bağımlılığı 18 yaşından önce başlıyor Haber

Sigara bağımlılığı 18 yaşından önce başlıyor

Sigara, içerdiği yedi binden fazla zararlı kimyasal nedeniyle DNA hasarına yol açarak vücudun en küçük yapı taşlarına zarar veriyor ve organların düzgün çalışmasına engel oluyor. Yeşilay’ın 2025 Tütün Raporu verilerine göre ise bu bağımlılık çoğu kişide erken yaşta başlıyor. Sigarayı bırakmak için kuruluşa başvuranların yüzde 62,9’unun 18 yaşından önce bu alışkanlığı edindiğini ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Sigaraya erken yaşta başlanması, bağımlılığın daha güçlü yerleşmesine ve ilerleyen yıllarda bırakmanın zorlaşmasına neden oluyor. Bu nedenle sigarayla mücadelede öncelik, farkındalık ve önleyici adımlar olmalı” dedi. Dünya Sağlık Örgütü’nün Ekim 2025’te yayımladığı verilerin, tütün ve nikotin ürünlerinin çocuklar ve ergenler arasında hızla yaygınlaştığını ortaya koyduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Aromalar, dikkat çekici ambalajlar ve dijital mecralar üzerinden yapılan pazarlama, nikotin ürünlerini gençler için zararsız ve cazipmiş gibi gösteriyor. Bu durum, çok erken yaşta başlayan ve ilerleyen yıllarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen bir bağımlılık döngüsü yaratıyor. Özellikle sigara ve diğer tütün ürünleri, akciğer kanseri başta olmak üzere birçok ciddi hastalık için önemli bir risk faktörü olmaya devam ediyor” dedi. Sigara söndükten sonra da tehlike devam ediyor Sigara dumanının yalnızca içildiği anda değil, sonrasında da risk oluşturduğunu vurgulayan Çalışkan, pasif içiciliğin yani başkasının içtiği sigaranın dumanına doğrudan maruz kalmanın sağlığa ciddi zararlar verdiğini hatırlattı. Bununla birlikte daha az bilinen ancak en az pasif içicilik kadar önemli olan üçüncül maruziyetin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Çalışkan, kapalı alanlarda içilen sigaranın izlerinin ortamda kaldığını ifade etti. Çalışkan, “Sigara içilen bir evde kıyafetler, koltuklar, yataklar, perdeler gibi yumuşak yüzeylerde nikotin, formaldehit ve naftalin gibi zararlı kimyasallar birikiyor. Bu maddeler, sigara içilmese bile ortama sonradan giren kişiler için maruziyet yaratabiliyor. Bu nedenle daha önce sigara içilmiş bir evde bulunmak özellikle çocuklar ve hassas gruplar için risk oluşturabilir” şeklinde konuştu.

Kanserden değil, geç kalmaktan korkun! Haber

Kanserden değil, geç kalmaktan korkun!

Uluslararası Kanserle Mücadele Örgütü öncülüğünde tüm dünyada 4 Şubat Dünya Kanser Günü olarak anılan bu özel gün kapsamında, kanserle mücadelede farkındalık oluşturmak, erken tanının önemine dikkat çekmek ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek amacıyla çeşitli çalışmalar yürütülüyor. ERKEN TANI TEDAVİ ŞANSINI ARTIRIYOR Kanserde erken teşhisin tedavi sürecini doğrudan etkilediğini belirten Doç. Dr. Selin Aktürk Esen, “Kanserden korunmaya yönelik öneriler kanser türüne göre farklılık gösterebilir. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, sigara, alkolden uzak durulması, cilt kanserleri için güneş maruziyetinin azaltılması ve güneş koruyucu kullanımı ile birlikte düzenli doktor kontrollerinin büyük önem taşır” dedi. Kanser tanısı alan hastaların ilk olarak bir medikal onkoloğa başvurması gerektiğini vurgulayan Esen, tedavi sürecinin hastaya özel bir yol haritası ile planlamasının önemine dikkat çekti. Kanserin türüne ve evresine göre cerrahi tedaviler, radyoterapi, kemoterapi, akıllı ilaçlar ve diğer güncel tedavi seçeneklerinin belirlendiğini ifade eden Esen, bu sürecin mutlaka uzman hekim eşliğinde yürütülmesi gerektiğini dile getirdi. Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde birçok kanser türünde etkili tedavilerin mümkün olduğunu belirten Esen, her hastanın sürecinin farklı olduğunu ve bu nedenle tedavilerin bireye özel olarak planlandığını söyledi. Multidisipliner konseylerde hastaların haftalık olarak değerlendirildiğini aktaran Esen, “Hastalık yoktur, hasta vardır. Her tedavi bireye özeldir” anlayışıyla hastaların yanında olduklarını ifade etti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.