Hava Durumu

#Kaygı

- Kaygı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kaygı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

“RUH SAĞLIĞINDA ALARM VEREN BELİRTİLERE DİKKAT” Haber

“RUH SAĞLIĞINDA ALARM VEREN BELİRTİLERE DİKKAT”

Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık kavramını yalnızca fiziksel açıdan değil, psikolojik ve sosyal yönden de bir bütün olarak ele aldığını hatırlatan Klinik Psikolog Görkem Polat, kişinin ruhsal açıdan iyi olma halinin yaşamın farklı alanlarında kendisini gösterebildiğine dikkat çekti. Polat, bireyin kendisini ve çevresiyle olan ilişkilerini değerlendirmesinin, ruh sağlığındaki değişimleri erken fark edebilmek açısından önemli olduğunu ifade etti. Ruhsal iyilik halinin önemli göstergelerinden birinin sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurabilmek olduğunu belirten Polat, kişinin kendisini yeterli ve değerli hissedebilmesinin de psikolojik açıdan önemli bir gösterge olduğunu söyledi. Bireyin yaşamında anlamlı bulduğu bir amaç doğrultusunda hareket etmesinin ve kendisi için anlam taşıyan uğraşlara zaman ayırabilmesinin ruhsal dayanıklılığı desteklediğini dile getirdi. Dikkat ve konsantrasyon sorunlarının da göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Polat, kişinin kendisi gibi davranabilmesi, yani otantik olabilmesi ve duygusal açıdan kendisini güvende hissedebilmesinin ruhsal iyilik halinin önemli parçaları arasında yer aldığını kaydetti. Karamsarlık ve çaresizlik kalıcı hale gelmemeli Zorlu yaşam koşullarında zaman zaman kaygı, üzüntü veya umutsuzluk hissedilebileceğini belirten Görkem Polat, asıl dikkat edilmesi gereken noktanın bu duyguların süreklilik kazanması ve kişinin günlük yaşamını etkilemeye başlaması olduğunu söyledi. Polat, ruhsal açıdan sağlıklı baş etme becerisinin, sorunlar karşısında yalnızca karamsar ve çaresiz düşüncelere saplanmak yerine çözüm odaklı ve esnek düşünebilmeyi de içerdiğini ifade etti. Farklı duygu ve düşüncelere açık olmanın, kişinin kendisine yöneltilen eleştirilere tahammül edebilmesinin de psikolojik esnekliğin göstergeleri arasında bulunduğunu aktardı. Uyku düzenindeki değişikliklerin ruh sağlığı açısından önemli bir gösterge olduğuna dikkat çeken Polat, uykuya dalmakta güçlük çekme, gece sık sık uyanma, sabahları dinlenememiş kalkma veya sürekli uyuma ihtiyacı hissetme gibi durumların kişinin yaşam kalitesindeki değişimlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Uyku, iştah ve cinsellik değişimleri de önemli Ruhsal sorunların günlük yaşamın farklı alanlarına yansıyabildiğini belirten Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Klinik Psikoloğu Görkem Polat, kişinin beslenme düzenindeki belirgin değişikliklerin de dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Polat, herhangi bir neden olmaksızın iştahta belirgin artış veya azalma yaşanmasının ruhsal durumla birlikte değerlendirilmesi gereken belirtilerden biri olabileceğini kaydetti. Cinsel aktif bireylerde cinsel istekte ortaya çıkan belirgin ve ani değişimlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Polat, bu tür değişimlerin tek başına psikolojik bir soruna işaret etmeyebileceğini, kişinin genel yaşam koşulları ve diğer belirtilerle birlikte ele alınmasının önem taşıdığını vurguladı. Belirtilerin süresi ve yaşamı etkileme düzeyi önemli Her yaş grubundan bireyin yaşamının farklı dönemlerinde ruhsal açıdan zorlayıcı süreçlerden geçebileceğini ifade eden Polat, bu durumların genetik, ailesel ve sosyal birçok faktörle ilişkili olabileceğini söyledi. Ancak yaşanan güçlüğün ne kadar sürdüğünün ve günlük hayatı ne ölçüde etkilediğinin belirleyici olduğunu belirtti. Polat, kişinin yaşadığı sorunların haftanın ve günün büyük bölümünü etkileyecek sıklık ve yoğunluğa ulaşması halinde profesyonel destek alınmasının önem taşıdığını dile getirdi. Yakın çevreden alınan sosyal desteğin ruhsal açıdan önemli bir kaynak olduğunu belirten Görkem Polat, ancak uyku, iştah, duygu durumu, dikkat ve konsantrasyon gibi alanlarda belirgin bozulmalar meydana geldiğinde bir ruh sağlığı uzmanına başvurmanın sürecin daha sağlıklı ve güvenli şekilde ele alınmasına yardımcı olacağını söyledi. Ruhsal belirtilerin altında farklı nedenler olabilir Her davranış değişikliğinin doğrudan psikolojik bir nedene bağlanmaması gerektiğinin de altını çizen Polat, bazı davranışsal ve duygusal sorunların organik nedenlerden kaynaklanabileceğine dikkat çekti. Bu nedenle kişinin ihtiyaç duyduğu durumlarda farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalışmasının önemli olduğunu belirtti. Multidisipliner yaklaşımın, yani farklı uzmanlık alanlarının ortak değerlendirmesinin, kişinin yaşadığı sorunların daha kapsamlı ele alınmasını ve tedavi sürecinin daha sağlıklı biçimde planlanmasını sağlayabileceğini ifade eden Polat, ruh sağlığı konusunda erken farkındalık ve doğru yönlendirmenin önemine dikkat çekti. Ruh sağlığı hizmetlerine erişim güçlendirilmeli Toplum ruh sağlığının korunmasında yalnızca sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale edilmesinin yeterli olmadığını belirten Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Klinik Psikoloğu Görkem Polat, koruyucu ve önleyici ruh sağlığı çalışmalarının da güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Polat, okullar, hastaneler, iş yerleri ve kamu kurumlarında ulaşılabilir ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılmasının, toplumun ruhsal iyilik halinin korunması ve psikolojik sorunların erken dönemde fark edilmesi açısından önemli olduğunu ifade etti. 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nün ruh sağlığı konusunda farkındalık oluşturmak açısından önemli bir fırsat olduğunu belirten Polat, kişinin kendisinde veya yakınlarında uzun süre devam eden ve günlük yaşamı belirgin biçimde etkileyen değişimleri görmezden gelmemesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Haber

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı!

Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. KAŞIMA DAVRANIŞI TEKRARLANDIKÇA OTOMATİKLEŞİYOR! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” UTANÇ VE SUÇLULUK, KAŞINTIYI YENİDEN TETİKLEYEBİLİYOR! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. STRES VE KAŞINTI BİRBİRİNİ BESLEYEN BİR KISIR DÖNGÜ OLUŞTURUYOR! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi.

Uzmanından sonbahar uyarısı: Her içe kapanma depresyon değildir Haber

Uzmanından sonbahar uyarısı: Her içe kapanma depresyon değildir

Sonbaharın ruh hali üzerindeki etkisinin yalnızca havaların değişmesiyle açıklanamayacağını belirten Psikolog Tuğçe R. Tuncel Dursun, yaz döneminin ardından değişen yaşam temposunun da önemli bir etken olduğunu ifade etti. Bu dönemde kişinin geçmişi değerlendirme, değişimleri düşünme ve kendine daha fazla dönme eğiliminin artabileceğini söyleyen Dursun, yalnız kalma ihtiyacının her zaman olumsuz değerlendirilmemesi gerektiğini vurguladı. Dursun, burada önemli olanın kişinin istediğinde sosyal yaşamına ve günlük rutinlerine geri dönebilmesi olduğunu belirterek, “İnsanlardan uzaklaşma giderek artıyor ve iş, okul ya da aile yaşamını etkilemeye başlıyorsa sosyal izolasyondan söz edilebilir” dedi. SOSYAL ÇEVRENİN DARALMASI ÖNEMLİ İŞARET OLABİLİR Sosyal izolasyonun küçük davranış değişiklikleriyle başlayabileceğini ifade eden Dursun, daha önce keyif alınan aktivitelere ilginin azalması, arkadaş buluşmalarının sürekli ertelenmesi, telefon ve mesajlara yanıt vermekten kaçınılması ile evde kalma isteğinin artmasının dikkat edilmesi gereken belirtiler arasında yer aldığını söyledi. Bir daveti geri çevirmek ya da hafta sonunu evde geçirmenin tek başına sorun olmadığını belirten Dursun, bunun giderek bir düzene dönüşüp dönüşmediğinin önem taşıdığını kaydetti. İçe kapanma isteği arttığında kişinin kendi davranışlarının nedenini sorgulamasının faydalı olacağını belirten Dursun, “Gerçekten dinlenmeye mi ihtiyacım var, yoksa insanlardan uzaklaşmama neden olan başka bir durum mu var?” sorusunun önemli bir ayrım sağlayabileceğini ifade etti. Sosyal bağları korumanın sürekli kalabalık ortamlarda bulunmak anlamına gelmediğini vurgulayan Dursun, kişinin kendini güvende ve anlaşılmış hissettiği insanlarla iletişimini sürdürmesinin ruhsal iyi oluş açısından önemli olduğunu söyledi. SONBAHARDA RUH SAĞLIĞINI DESTEKLEYEN 5 ADIM Dursun, mevsim geçişlerinde iyi hissetmek için yaşam düzenini tamamen değiştirmeye gerek olmadığını belirterek, sabah saatlerinde gün ışığından yararlanın, mümkünse kısa bir yürüyüş yapılmasını önerdi. "Açık havaya çıkamadığınız günlerde kısa egzersizlerle hareket etmeyi sürdürün. Hafta içi ve hafta sonu uyku saatleri arasında büyük farklar oluşturmamaya çalışın" uyarısında bulunan Dursun, "Uzun sosyal programlar yerine bir telefon görüşmesi, kahve ya da kısa yürüyüşle bağlarınızı koruyun. Kitap, müzik, hobi veya yaratıcı faaliyetler gibi size iyi gelen uğraşlara zaman ayırın" uyarılarında da bulundu. Enerji azalması, daha fazla dinlenme ihtiyacı ya da dönemsel içe dönme isteğinin tek başına depresyon göstergesi olmadığını belirten Dursun, belirtilerin süresi, yoğunluğu ve günlük yaşam üzerindeki etkisinin belirleyici olduğunu söyledi. Uzun süren çökkünlük, belirgin isteksizlik, hiçbir şeyden keyif alamama, yoğun kaygı, uyku ya da iştah değişiklikleri, sürekli yorgunluk ve sorumlulukları yerine getirmekte zorlanma gibi durumların dikkate alınması gerektiğini ifade eden Dursun, yoğun umutsuzluk ya da çaresizlik hissi yaşayanların profesyonel destek almasının önemine dikkat çekti.

Okullar açılıyor, uzmanlar uyarıyor: Çocukların 'karın ağrısı' gerçek olabilir Haber

Okullar açılıyor, uzmanlar uyarıyor: Çocukların 'karın ağrısı' gerçek olabilir

Yeni eğitim öğretim yılının başlaması, özellikle ilk kez okula başlayan, okul değiştiren veya uzun tatilin ardından rutinlerine dönmekte zorlanan çocuklar için yeni bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Klinik Psikolog Melike Urcan, bu dönemde çocuklarda görülebilecek okul reddi, kaygı ve fiziksel belirtilere ilişkin aileleri uyardı. “HER OKUL REDDİ ŞIMARIKLIK DEĞİL” Çocuğun okula gitmek istememesinin inatlaşma veya şımarıklık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Urcan, bu tepkilerin altında ayrılık kaygısı, anksiyete ve sosyal kaygı gibi nedenlerin bulunabileceğini söyledi. Çocuğu suçlamanın veya yaşadığı durumu küçümsemenin kaygıyı artırabileceğini ifade eden Urcan, öncelikle davranışın arkasındaki duygusal ihtiyacın anlaşılması gerektiğini vurguladı. Okul sabahlarında ortaya çıkan baş ağrısı, karın ağrısı ve mide bulantısının da dikkate alınması gerektiğini belirten Urcan, çocukların ifade edemedikleri stres ve kaygıyı zaman zaman bedensel belirtilerle gösterebildiğini söyledi. Bu tür belirtilerin psikosomatik olabileceğini aktaran Urcan, çocukların gerçekten ağrı veya bulantı hissedebileceğine dikkat çekti. Ailelerin “Rol yapıyorsun” veya “Bir şeyin yok” şeklinde yaklaşmasının çocuğun anlaşılmadığını düşünmesine yol açabileceğini belirten Urcan, öncelikle fiziksel nedenlerin değerlendirilmesi gerektiğini, tıbbi bir neden bulunmadığında ise psikolojik etkenlerin göz önünde bulundurulmasını önerdi. HANGİ BELİRTİLERDE UZMAN DESTEĞİ ALINMALI? Okulun ilk günlerinde görülen hafif isteksizlik ve uyum güçlüğünün normal olabileceğini belirten Urcan, bazı belirtilerin ise daha yakından takip edilmesi gerektiğini söyledi. “Tatil boyunca değişen rutinleri okulun ilk sabahı aniden ve çok sert bir şekilde eski haline getirmeye çalışmak yerine, rutinler kademeli olarak düzenlenmelidir" diyen Urcan, "Çocuğun sürece dahil edilmesi ve yapılacak değişikliklerin önceden konuşulması da uyumu kolaylaştırabilir. Ancak aile içindeki doğru iletişim stratejilerine, çevresel düzenlemelere ve okulla yapılan iş birliğine rağmen çocuk uyum sağlamakta zorlanıyorsa aynı yöntemlerde ısrar etmek yerine sürecin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu noktada; çocuğun mizaç özellikleri, olası dikkat eksikliği veya öğrenme güçlüğü gibi altta yatan faktörler uzman bir hekim tarafından detaylıca analiz edilmeli, kişiye ve aileye özel yepyeni bir yol haritası çizilmelidir” diye konuştu.

17 Ağustos öncesi deprem kaygısı uyarısı Haber

17 Ağustos öncesi deprem kaygısı uyarısı

17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümü yaklaşırken, deprem gibi büyük afetlerin ardından ortaya çıkabilen kaygı ve travma tepkileri yeniden gündeme geldi. Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Erman Şentürk, deprem sonrası ruhsal tepkilerin nasıl yönetilebileceğine ve hangi durumlarda profesyonel destek alınması gerektiğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Büyük ve tehdit edici olayların anılarının sıradan anılardan farklı biçimde hatırlanabildiğini belirten Şentürk, yıllar sonra bile depremi hatırlatan ses, görüntü, sarsıntı, tarih veya haberlerin o dönemde yaşanan korkuyu yeniden tetikleyebileceğini söyledi. Şentürk, travma sonrası stres belirtileri yaşayan kişilerde kabuslar, istemsiz anılar, hatırlatıcılara karşı yoğun duygusal veya bedensel tepkiler ve kolay irkilme görülebileceğini ifade ederek, “Büyük bir deprem yaşamış herkes travma sonrası stres bozukluğu geliştirmez” dedi. İlk dönemde ortaya çıkan yoğun stres tepkilerinin çoğu kişide zamanla azaldığını belirten Şentürk, 17 Ağustos gibi yıl dönümlerinin bazı kişilerde geçmişe ilişkin duygu ve anıları yeniden görünür hale getirebileceğini kaydetti. “KAYGI, HAZIRLIK İÇİN GEREKLİ OLABİLİR” Deprem konusunda kaygı duymanın tek başına ruhsal bir bozukluk anlamına gelmediğini vurgulayan Şentürk, belirli düzeyde kaygının insanları bina güvenliğini sorgulamaya, afet planı hazırlamaya ve önlem almaya yöneltebileceğini söyledi. Şentürk, asıl sorunun “olası tehlikeye karşı hazırlıklı olmak ile sürekli tehlike olacakmış gibi yaşamak arasındaki sınırın kaybolması” ile başladığını belirtti. Bu nedenle bina güvenliği, aile afet planı, acil durum çantası ve güvenilir bilgi kaynaklarına ulaşmak gibi kontrol edilebilen alanlara odaklanılması gerektiğini aktaran Şentürk, depremin ne zaman olacağını sürekli düşünerek kesinlik aramanın ise gerçek bir kontrol sağlamayacağını ifade etti. SÜREKLİ KAÇINMA KAYGIYI BESLEYEBİLİR Hafif sarsıntı veya bina gürültüsü gibi tetikleyiciler karşısında yoğun kaygı yaşayan kişilere de önerilerde bulunan Doç. Dr. Erman Şentürk, öncelikle gerçekten deprem olup olmadığının değerlendirilmesi ve fiziksel güvenliğin sağlanması gerektiğini söyledi. Gerçek bir tehlike bulunmadığında kişinin bulunduğu yer ve zamana odaklanmasının, ayaklarının yere temasını hissetmesinin ve nefesini zorlamadan yavaşlatmasının bedensel gerginliğin azalmasına yardımcı olabileceğini belirtti. Şentürk, korkulan ortamlardan sürekli kaçınmanın ise uzun vadede kaygıyı kalıcılaştırabileceğine dikkat çekerek, kaçınmanın kişinin günlük yaşamını belirlemeye başlaması halinde profesyonel değerlendirme yapılması gerektiğini vurguladı. Deprem haberleri ve sosyal medyanın da kaygı üzerinde etkili olabileceğini belirten Şentürk, sürekli haber ve deprem uygulaması kontrol etmenin kısa vadede rahatlatıcı görünse de kişinin zihnini sürekli tehdit algısıyla meşgul edebileceğini söyledi. Özellikle yıkım görüntülerinin tekrar tekrar izlenmemesi, güvenilir bilgi kaynaklarının tercih edilmesi ve haber takibinin gün içerisinde belirli zamanlarla sınırlandırılması önerisinde bulunan Şentürk, “Hedef haberlerden tamamen uzaklaşmak değil, bilgiyle daha sağlıklı bir ilişki kurabilmek” ifadelerini kullandı. ÇOCUKLARDA BELİRTİLER FARKLI OLABİLİR Deprem sonrası çocukların verdiği tepkilerin yaş ve gelişim dönemine göre değişebileceğini belirten Şentürk; ebeveyne aşırı yakınlaşma, uyku sorunları, huzursuzluk, öfke, dikkat güçlüğü ve daha önce kazanılmış becerilerde gerilemenin görülebileceğini söyledi. Ebeveynlerin çocuklara yaşlarına uygun ve doğru bilgi vermesinin önemine dikkat çeken Şentürk, “Bir daha asla deprem olmayacak” gibi gerçekçi olmayan güvenceler yerine, “Depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz ama güvende kalmak için neler yapacağımızı biliyoruz” şeklinde bir dil kullanılmasını önerdi. Çocukların konuşmak istediğinde dinlenmesi, ancak yaşadıklarını tekrar tekrar anlatmaya zorlanmaması gerektiğini belirten Şentürk, günlük rutinlerin, okulun, oyunun ve sosyal ilişkilerin mümkün olduğunca sürdürülmesinin çocuklara güven ve öngörülebilirlik sağlayacağını ifade etti. PROFESYONEL DESTEK NE ZAMAN GEREKLİ? Şentürk, profesyonel destek almak için belirli bir sürenin dolmasının beklenmemesi gerektiğini vurguladı. Depremi hatırlatan durumlarda yoğun sıkıntı, kabuslar, istemsiz anılar, sürekli tetikte olma, belirgin kaçınma, uyku sorunları, depresif belirtiler veya panik atakların sürmesi ve bunların kişinin günlük yaşamını etkilemeye başlamasının önemli uyarı işaretleri olduğunu belirtti. Kendine zarar verme düşünceleri, belirgin umutsuzluk veya alkol ve madde kullanımında artış gibi durumlarda ise yardım aramanın ertelenmemesi gerektiğini kaydeden Şentürk, travma sonrası stres belirtilerinde etkili psikoterapi ve gerektiğinde ilaç tedavisi seçeneklerinin bulunduğunu ifade etti.

UZMANINDAN AİLELERE SÜNNET UYARISI… Haber

UZMANINDAN AİLELERE SÜNNET UYARISI…

Sünnetin yalnızca cerrahi bir işlem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Klinik Psikolog Görkem Polat, işlemin çocuğun psikolojik gelişimi üzerindeki etkilerine dikkat çekti. Polat, özellikle 2-6 yaş aralığında gerçekleştirilen sünnetin çocukların psikoseksüel gelişimi açısından bazı riskler taşıyabileceğini vurguladı. Çocukların 2 ila 6 yaş arasında cinsel kimliklerini keşfetmeye başladıkları ve bedensel farkındalıklarının geliştiği bir dönemde olduklarını ifade eden Görkem Polat, tıbbi bir zorunluluk bulunmadığı sürece sünnetin bu yaş aralığında önerilmediğini söyledi. Polat, “Bu dönem çocukların bedenlerini tanımaya ve kimlik gelişimlerini oluşturmaya başladıkları hassas bir süreçtir. Tıbbi gereklilik olmadığı durumlarda, 2 yaş altı veya 6 yaş üstü dönemler sünnet için daha uygun zaman aralıkları olarak değerlendirilmektedir” dedi. Sünnet sürecinde ailelerin yaklaşımının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Klinik Psikolog Görkem Polat, operasyon öncesinde çocuğun yaşına uygun bir dille bilgilendirilmesi gerektiğini belirtti. Çocukların merak ettikleri soruların açık ve anlaşılır şekilde yanıtlanmasının kaygı düzeyini azaltacağını ifade eden Polat, ailelerin ihtiyaç duyduklarında sağlık profesyonellerinden destek almaktan çekinmemeleri gerektiğini söyledi. Çocukların operasyon öncesinde korku, kaygı ve endişe yaşayabileceklerini belirten Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Klinik Psikoloğu Görkem Polat, bu duyguların doğal karşılanması gerektiğini kaydetti. Polat, “Çocuğun korkması, ağlaması ya da endişelenmesi son derece normaldir. Burada önemli olan ebeveynlerin sakin ve güven verici bir tutum sergilemesidir. Anne ve babanın kaygılı davranışları çocuğun endişelerini artırabilir ve sakinleşmesini zorlaştırabilir” diye konuştu. Operasyon sürecinin çocukla iş birliği içinde yürütülmesinin önemine vurgu yapan Polat, “Çocuğun yaşına uygun şekilde bilgilendirilmesi, yapılacak işlemlerin adım adım anlatılması ve mümkün olduğunca onayının alınması, onun kendisini daha güvende hissetmesine yardımcı olur. Beklenmedik ve açıklanmayan müdahaleler çocuklarda ilerleyen dönemlerde travmatik etkiler bırakabilir” ifadelerini kullandı. Sünnet sonrasında aile desteğinin iyileşme sürecinde önemli bir rol oynadığını belirten Polat, çocukların operasyon sonrası ebeveynleriyle bir araya gelmelerinin güven duygusunu yeniden pekiştirdiğini söyledi. Polat, “Çocuğun anne ve babasıyla buluşması, konuşarak duygularını ifade etmesi ve sevgi dolu bir sarılma, onun yeniden güvende olduğunu hissetmesini sağlar. Bu yaklaşım hem psikolojik iyilik halini destekler, hem de sürece uyumunu kolaylaştırır” dedi.

Peş peşe gelen okul saldırılarında 'kopya davranış' alarmı! Haber

Peş peşe gelen okul saldırılarında 'kopya davranış' alarmı!

Toplumun her alanında tüm canlıları ilgilendiren şiddet sarmalı, son günlerde ‘okullarda şiddet’ olarak kendini gösterdi. Olaylar ilk ele alındığında münferit gibi görülse de toplumsal bir sorun olarak okunması ve önleyici yaklaşımın buna göre ele alınması son derece önemli. Çocuk ve Ergen Psikoloğu Buse Başakgil, konuyu toplumsal olarak ele aldığı açıklamasında “kopya davranış” etkisine dikkat çekiyor. Psikolog Buse Başakgil, son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta okullarda yaşanan silahlı saldırıların art arda gelmesi, literatürde “taklit etkisi” ya da “kopya davranış” olarak adlandırılan bir süreci akla getirdiğini belirterek, "Özellikle ergenlik dönemindeki bireyler kimlik gelişiminin hassasiyeti ve aidiyet arayışı nedeniyle dış uyaranlara daha açık hale gelir. Bu tür olayların yoğun biçimde görünür olması, risk altındaki gençlerde “benzer bir eylemle dikkat çekebilirim” düşüncesini tetikleyebilir. Şiddet davranışının medyada detaylı ve dramatik şekilde sunulması, bazı bireylerde duyarsızlaşmaya yol açarken, bazılarında ise eylemi bir “çözüm” ya da “kendini ifade biçimi” olarak algılamaya neden olabilir. Özellikle kendini dışlanmış, değersiz ya da öfkeli hisseden gençler için bu tür olayların model oluşturabildiğini söyleyebiliriz" diye konuştu. Şiddet olayları karşısında tüm aktörlerin bir arada hareket etmesi ve ortak bir dil kullanmasının önemini vurgulayan Psikolog Buse Başakgil, "Okullarda şiddetin artışı çok boyutlu bir sorun olmakla birlikte yalnızca bireysel değil, toplumsal müdahale de gerektirir. Öncelikle erken önleyici ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi, okullarda psikolojik danışman sayısının artırılması kritik önem taşır. Medya, eğitim sistemi ve aileler arasında tutarlı bir dil oluşturulmalı, şiddeti normalleştiren söylemlerden kaçınılmalıdır. Ayrıca çocuklara erken yaşlardan itibaren duygu düzenleme ve problem çözme becerileri kazandırılması büyük önem taşır. Şiddet olaylarının görünürlüğünün artması iki yönlü etki yaratabilir. Bir yandan farkındalığı artırarak önleyici adımları hızlandırabilirken, diğer yandan özellikle risk altındaki bireylerde “model alma” ve “duyarsızlaşma” etkisi yaratabilir. Bu durum sosyal öğrenme kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, özellikle çocuklarda ve ergenlerde davranışın taklit edilme ihtimali artabilir.” diye konuştu. AKRAN ZORBALIĞI DAHA CİDDİ ŞİDDET EYLEMLERİNİN HABERCİSİ OLABİLİR! Akran zorbalığının pekiştirilmiş bir davranış olarak devam etmesinin daha ciddi şiddete dönüşebileceği vurgulayan Çocuk ve Ergen Psikoloğu Buse Başakgil, “İçe kapanma depresyon veya kaygı belirtisi olabilirken, ani öfke patlamaları bastırılmış duyguların dışa vurumu olabilir. Akran zorbalığı, şiddetin hem bir türü hem de daha ağır şiddet davranışlarının habercisi olabilir. Zorbalığa maruz kalan çocuklar ilerleyen süreçte ya içe kapanabilir ya da saldırgan davranışlar geliştirebilir. Aynı şekilde zorbalık yapan çocuklar da bu davranışı pekiştirerek daha ciddi şiddet eylemlerine yönelebilir. Bu nedenle zorbalık erken dönemde mutlaka ele alınmalıdır. Ayrıca, çocuklarla dijital içeriklerdeki şiddet hakkında konuşmamak yerine açık ve yaşa uygun bir şekilde iletişim kurmak daha sağlıklıdır çünkü çocuklar bu içeriklerle zaten karşılaşır ve rehberliğe ihtiyaç duyar. Açık konuşmalar, onların gerçek ile kurgu arasındaki farkı anlamasına yardımcı olur. Korku, merak veya kaygı gibi duygularını ifade etmelerini kolaylaştırır. Küçük yaşlarda basit ve net açıklamalar yapmak önemlidir. Daha büyük çocuklarla şiddetin sonuçları üzerine konuşulabilir. Ebeveynlerin soru sorarak diyalog kurması, çocukların düşünmesini destekler. Tamamen yasaklamak veya konuyu görmezden gelmek genellikle ters etki yaratır. Bu nedenle en doğru yaklaşım, güvene dayalı ve sürekli bir iletişim kurmaktır.” diye konuştu. Eğitimciler ve ailelere düşen görev ve destekleyici süreç hakkında bilgi veren Psikolog Buse Başakgil şunları kaydetti: “Öğretmenler, yargılayıcı ve suçlayıcı bir dilden kaçınarak kapsayıcı ve destekleyici bir iletişim kurmalıdır. Öğretmenler de aileler de net ve tutarlı sınırlar koyarak hangi davranışların kabul edilemez olduğunu açıkça ifade etmelidir. Gerekli durumlarda okul rehberlik servisi ve aile ile iş birliği yapılması, sürecin daha etkili yönetilmesini sağlar. Çocuğun davranışlarında belirgin ve şiddeti artan değişiklikler gözlemleniyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. Yoğun kaygı, uyku sorunları, sınır problemleri, sosyal geri çekilme veya agresif davranışlar önemli sinyallerdir. Ayrıca çocuk kendine ya da başkalarına zarar verme eğilimi gösteriyorsa gecikmeden destek alınmalıdır. Erken müdahale her zaman daha etkili sonuç verir.”

Çalışan kadın esenliğine kapsamlı bakış Haber

Çalışan kadın esenliğine kapsamlı bakış

Kurumsal esenlik platformu Wellbees, çalışan kadınların psikolojik destek başvuruları ve günlük duygu durumu paylaşımlarını analiz ederek 2025 yılına ait “Çalışan Kadınların Esenlik Haritası”nı hazırladı. Araştırma, kadınların iş ve ev hayatındaki eşitsizliklerin ruh halleri ve işe bağlılıklarını olumsuz etkilediğini ortaya koyuyor. Analize göre, kadın çalışanların psikolojik destek başvuru sebeplerinin başında yüzde 38,65 ile kaygı geliyor. Bunu yüzde 34,90 ile evlilik-ilişkiler, yüzde 26,45 ile stresle başa çıkma takip ediyor. Kuşaklara göre dağılımda Z kuşağı kaygı odaklı başvurularda öne çıkarken, Y kuşağı ilişki sorunları, X kuşağı ise ebeveynlik ve çocuk sorumluluklarıyla ilgili destek arıyor. Ruh hali ve uyku kalitesi puanları da cinsiyet farkını ortaya koyuyor. Kadınların duygu durumu puanı 3,98, erkeklerin ise 4,35; uyku puanı kadınlarda 3,88, erkeklerde 4,30 seviyesinde. Wellbees CEO’su Melis Abacıoğlu, “Kadınların esenlik puanlarının düşük olması, iş dünyasında ve yaşam koşullarındaki eşitsizliklerin bir yansımasıdır. Görünmez mesai, erkek çalışanlarla eşit olsaydı, esenlik tabloları da farklı olurdu” dedi. Abacıoğlu, kurumların esenlik çalışmalarını geçici rahatlamalar yerine çalışanların ailelerini de kapsayan, psikolojik güvenlik sağlayan stratejilerle yürütmesi gerektiğini vurguladı. Psikolojik Destek Danışmanı Klinik Psikolog Ayşegül Akın ise kaygının görünür kılınması gerektiğini belirterek, “Kadınlar önce kendilerine ‘oksijen maskesini’ takmalı; yeterli olmak çoğu zaman yeterince iyi olmaktır” ifadelerini kullandı. Toplumsal eşitsizlikler her kademeyi etkiliyor. TÜİK verilerine göre 2023’te hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25–49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranı yüzde 27,1, erkeklerin ise yüzde 90,1. Gallup’un raporuna göre kadın yöneticilerin şirket bağlılığında bir yılda 7 puanlık düşüş yaşandı; Avrupa Komisyonu ise her 100 Euro’luk yatırımın yalnızca çok küçük bir kısmının kadın liderliğindeki ekiplere gittiğini ortaya koyuyor. Uzmanlar, iş yerinde ve evde eşitsizliklerin kadın çalışanların psikolojik ve profesyonel performansını doğrudan etkilediğine dikkat çekiyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.