Hava Durumu

#Bilişsel Davranışçı Terapi

- Bilişsel Davranışçı Terapi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bilişsel Davranışçı Terapi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Haber

Kaşıntı yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı!

Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. KAŞIMA DAVRANIŞI TEKRARLANDIKÇA OTOMATİKLEŞİYOR! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” UTANÇ VE SUÇLULUK, KAŞINTIYI YENİDEN TETİKLEYEBİLİYOR! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. STRES VE KAŞINTI BİRBİRİNİ BESLEYEN BİR KISIR DÖNGÜ OLUŞTURUYOR! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi.

Sınav kaygısında öncelikli tedavi psikoterapi olmalı! Haber

Sınav kaygısında öncelikli tedavi psikoterapi olmalı!

Bu durumda ilk tercih olarak bilişsel davranışçı terapi gibi psikoterapi yöntemlerinin uygulanması gerektiğini vurgulayan Çocuk-Ergen Klinik Psikolog Eda Ergür, “İlaçlar yan etkileri açısından da dikkatle ele alınmalı. Sadece semptomu baskılayarak kök nedeni çözmeden ilerlemek, uzun vadede öğrencinin baş etme becerilerini zayıflatabilir. Bu nedenle bu tür ilaçların kullanımı hiçbir zaman ilk seçenek olmamalı, mutlaka terapi ve danışmanlık süreçleriyle birlikte değerlendirilmeli.” dedi. Ailelerin süreci doğru yönetmesi için destekleyici, yargılamayan ve güven veren bir tutum sergilemesinin önem taşıdığına dikkat çeken Ergür, bu süreçte kazanılan baş etme becerilerinin, yalnızca sınav dönemini değil yaşamın tamamını etkilediğini aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Klinik Psikolog Eda Ergür, sınav kaygısının normalden klinik düzeye nasıl ayrıldığı, psikoterapi ve ilaç kullanımıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Kaygı günlük yaşamı bozuyorsa profesyonel değerlendirme gerekir! Sınav kaygısının, belli düzeyde yaşandığında öğrenciyi motive eden doğal bir tepki olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ancak bu kaygı günlük yaşam işlevselliğini bozacak, uyku, beslenme ya da dikkat düzeylerini olumsuz etkileyecek düzeye gelmişse profesyonel bir değerlendirme yapılması gerekir.” dedi. İlaç tedavisinin, kaygının kronikleştiği, çarpıntı, mide bulantısı, nefes darlığı gibi yoğun fiziksel belirtilerle seyrettiği ve öğrencinin akademik veya sosyal işlevselliğinin ciddi düzeyde olumsuz etkilendiği durumlarda düşünülmesi gerektiğini kaydeden Ergür, “Karar, mutlaka bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından yapılacak klinik değerlendirmeye dayanmalı; çocuğun genel ruhsal durumu ve eşlik eden diğer faktörler göz önünde bulundurulmalı.” şeklinde konuştu. Önce terapi desteği… Sınav kaygısı yaşayan pek çok öğrenci için psikolojik desteğin, özellikle bilişsel davranışçı terapi gibi yapılandırılmış yaklaşımların oldukça etkili olabildiğine değinen Klinik Psikolog Eda Ergür, şunları söyledi “Eğer öğrencinin kaygısı orta düzeydeyse, akademik performansı üzerinde baskı yaratmakla birlikte günlük yaşamını tamamen bozacak düzeyde değilse, öncelikle terapi desteği önerilir. Psikoterapi esnasında kaygının altında yatan düşünce kalıpları, mükemmeliyetçilik, başarısızlık korkusu ya da aile beklentileri gibi unsurlar ele alınarak işlevsel baş etme becerileri kazandırılır.” İlaç kullanımı hiçbir zaman ilk seçenek olmamalı! Kısa süreli anksiyolitik ilaçların sınav öncesi kullanımının, panik atağa yakın düzeyde sınav kaygısı yaşayan öğrenciler gibi bazı özel durumlarda, hekim kararıyla ve çok sınırlı süreyle değerlendirilebileceğini aktaran Ergür, “Ancak bu tür ilaçlar yan etkileri açısından da dikkatle ele alınmalı. Sadece semptomu baskılayarak kök nedeni çözmeden ilerlemek, uzun vadede öğrencinin baş etme becerilerini zayıflatabilir. Bu nedenle bu tür ilaçların kullanımı hiçbir zaman ilk seçenek olmamalı, mutlaka terapi ve danışmanlık süreçleriyle birlikte değerlendirilmeli.” açıklamasını yaptı. Sınav geçici, çocuğun ruh sağlığı ise kalıcı! Ailelerin, çocuklarının sınav sürecinde yaşadığı kaygıyı küçümsememesi gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Eda Ergür, “Ancak dramatize de etmemeliler. Öncelikle çocuklarını yargılamadan dinlemeleri, destekleyici ve güven veren bir yaklaşım sergilemeleri önemli.” dedi. İlaç kararının, asla panik duygusuyla ya da kısa vadeli rahatlama beklentisiyle verilmemesi gerektiğinin altını çizen Ergür, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu konuda mutlaka çocuk ve ergen psikiyatristine başvurulmalı; psikolojik destek, terapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri gibi öncelikli seçenekler dikkate alınmalı. Unutulmamalıdır ki, sınav geçici, çocuğun ruh sağlığı ise kalıcıdır. Bu dönemde kazanılan sağlıklı baş etme becerileri, sadece sınavı değil, yaşamın birçok alanını olumlu yönde etkiler.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.